Yeni Türk Ticaret Kanunu’nda azınlık pay sahiplerinin hakları

Nilgün Serdar ŞİMŞEK
nilgun.simsek@tr.pwc.com
Anonim şirketlerde ‘çoğunluk ilkesi’ hâkimdir. Çoğunluk yönetim kurulunda kişi sayısına göre, genel kurulda da şirket sermayesinde sahip olunan paya göre değişir. Şirketin karar organı olan genel kurul, iradesini, çoğunluğa göre alacağı kararlar ile açıklar. Çoğunluk etkisi ile alınan bu kararlar, toplantıda bulunmayan pay sahiplerini veya toplantıda bulunan ancak olumsuz oy veren pay sahiplerini de bağlayacaktır. Anonim şirketlerin yönetimlerinin çoğunluk pay sahiplerinin ellerinde olması, çoğunluk ile azınlık pay sahipleri arasında bir menfaat çatışmasına yol açmaktadır. Sermaye ve oy egemenliğini ellerinde bulunduran çoğunluk pay sahipleri tarafından yönetimde ve genel kurulda etkin olamayan şirket sermayesinde azınlık durumunda bulunan pay sahiplerinin haklarının ihlal edilmesi, azınlık pay sahiplerinin haklarının korunması sorununu ortaya çıkarır. Bu sebeple, 6762 sayılı mevcut Türk Ticaret Kanunu’nda (ETTK) azınlık pay sahiplerini koruyan bir takım mekanizmalar bulunmaktadır. Ancak, doktrinde ve uygulamada söz konusu koruma mekanizmalarının yetersizliğine yöneltilen eleştiriler göz önünde bulundurularak, 1.7.2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu (YTTK) ile özellikle azınlık pay sahibine getirilen yönetim kurulunda temsil edilme hakkı, özel denetçi talep etme hakkı gibi yeni birtakım haklar getirilmiştir. Bu değişikliklere değinmeden önce, azınlık pay sahiplerinin kimler olduğuna açıklık getirmekte fayda var.
Azınlık pay sahibi ne demek? Kimler azınlık pay sahibidir?
ETTK’ya göre kapalı tip anonim ortaklıklarda azınlık hakları, esas sermayenin en az 1/10’una sahip olan pay sahibi veya sahipleri için söz konusu olur. Halka açık anonim ortaklıklarda azınlık hakları ise, çıkarılmış sermayenin en az %5’ine (1/20) sahip olan pay sahibine veya sahiplerine tanınmıştır. Bu oranlar YTTK’da da geçerliliğini korumaktadır. Dolayısıyla, bu oranlar çerçevesinde sermaye sahibi olan %10, %15 veya %42’lik gibi oranlarda sermaye sahibi pay sahipleri azınlık pay sahibi olmakla birlikte %51’lik oranda sermaye sahibi pay sahibi çoğunluk ilkesi gereğince hâkim ortak olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, YTTK’da azınlık haklarının kullanılması için pay senetlerinin bankaya tevdi edilmesi şartına yer verilmemiştir. Oysa ETTK bazı hallerde haklarını kullanılabilmesi için, azınlığın elindeki pay senetlerinin muteber bir bankaya bırakılması şart koşulmaktaydı. Örneğin, azınlığın sulh ve ibraya engel olma ve bilanço görüşmelerini bir ay sonraya erteleme haklarını kullanması için hisse senetlerini tevdi etmesine gerek yoktu; ancak diğer azınlık haklarının kullanılmasında ise açıkça hisse senetlerinin muteber bir bankaya tevdi edilmesi isteniyordu. YTTK’da ise azınlık haklarının kullanılması için böyle bir şart (Hisse senetlerinin muteber bir bankaya tevdi edilmesi şartı) aranmamaktadır.
1- Yönetim kurulunda temsil hakkı
Azınlık pay sahiplerine YTTK kapsamında tanınan en önemli ve yeni haklardan ilki ETTK’da düzenlenmiş olmayıp YTTK ile getirilen anonim şirketlerde azınlık pay sahibinin yönetim kurulunda temsil hakkıdır. İlgili düzenlemeye göre, esas sözleşmede öngörülmek şartı ile azlığa yönetim kurulunda temsil edilme hakkı verilmektedir.
2- Aday önerme hakkı
Esas sözleşme ile azlığa aynı zamanda aday önerme hakkı da tanınabilir. Azınlık pay sahipleri tarafından aday olarak gösterilen kişinin, haklı bir sebep yoksa genel kurul tarafından üye olarak seçilmesi zorunludur. YTTK’nın gerekçesinde bu hakkın tanınması, “toplumsal politika ve yarar açısından ihmal edilemeyecek bir katkı” olarak değerlendirilmiştir .
3- Feshi talep etme hakkı
YTTK ile azınlık pay sahiplerine hem halka açık anonim şirketlerde hem de kapalı tip anonim şirketlerde, şirketin haklı sebeple feshini talep etme hakkı vermiştir. Bu hak ETTK’da karşılığı olmayan yeni bir düzenlemedir. İlgili düzenlemeye göre, haklı sebeplerin varlığı halinde, azınlık pay sahipleri, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden şirketin feshine karar verilmesini talep edebileceklerdir. Haklı sebep kavramı YTTK’da tanımlanmamış; ancak azınlık hakları ile bireysel hakların devamlı ihlali, özellikle bilgi alma ve inceleme hakkının ihlali “haklı sebep” sayılmıştır. İleri sürülen sebeplerin haklı olup olmadığına karar verecek olan mahkemedir .
4- Özel denetim isteme hakkı
YTTK’da ETTK’dan farklı olarak, azınlık pay sahiplerine özel denetim isteme hakkı vermiştir. İlgili düzenlemeye göre, genel kurul pay sahipleri tarafından yapılan özel denetim talebini reddederse, azınlık pay sahipleri üç ay içinde şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesinden özel denetçi atanmasını isteyebilir. Başka bir deyişle, pay sahibi özel denetim talebinde bulunmuş, ancak talep genel kurul tarafından reddedilmişse, sadece azınlık pay sahipleri mahkemeden özel denetçi tayin etmesini isteyebilir.
5- nama yazılı hisselerin bastırılmasını talep etme
YTTK ile birlikte, nama yazılı pay senetlerinin bastırılması için azlığın talepte bulunmuş olması aranmaktadır. Bu itibarla, kapalı anonim şirketlerde azınlık pay sahiplerinin talebi üzerine, nama yazılı pay senetleri bastırılacak ve bütün nama yazılı pay sahiplerine dağıtılacaktır. Böylece, kapalı anonim şirketlerde, özellikle aile şirketlerinde pay senedinin bastırılmaması ve dağıtılmaması yoluyla baskı yapılması, pay sahiplerinin bu sıfatlarını ispattan yoksun bırakılmaları, devir olanaklarının sınırlandırılması gibi hukuka aykırı yöntemlerin önüne geçilmiştir. Azlığın böyle bir talepte bulunmaması durumunda ise, hisse senedi bastırma zorunluluğu doğmayacaktır .
6- Genel kurulu olağanüstü toplantıya davet hakkı
Yukarıda açıklanan yeniliklerin yanında, ETTK’da yer alan ve aynı zamanda YTTK ile de korunan birtakım azınlık hakları da bulunmaktadır. Bunlardan biri, genel kurulu olağanüstü toplantıya davet etme ve gündeme madde ekletme hakkıdır. Azınlık pay sahipleri, yönetim kurulundan, geciktirici sebepleri ve gündemi belirterek, genel kurulu toplantıya çağırmasını veya genel kurul zaten toplanacak ise, karara bağlanmasını istedikleri konuları gündeme koymasını yazılı olarak isteyebilirler.
7- Kurucuların, ilk yönetim ve denetim kurulunun ibrasında anahtar rolü
YTTK’da da azınlık pay sahiplerine kurucuların, ilk yönetim ve denetim kurulu üyelerinin sulh ve ibrası hususunda olumsuz oy kullanma hakkı verilmiştir. İlgili düzenlemeye göre, bu kişilerin sulh ve ibrası azınlığın bu konuda olumsuz oy kullanmama şartına bağlıdır. Bahsi geçen 1/10 ve %5 oranlarının esas sözleşme ile yükseltilmesi mümkün değil ise de indirilmesi mümkündür. İlgili düzenlemeyi içeren hüküm, ETTK’daki hükmün tekrarıdır.
8- finansal tabloların müzakerelerini erteleme hakkı
ETTK’da düzenlenmiş olup da YTTK’da da düzenlenen bir diğer azınlık hakkı da finansal tabloların müzakeresinin ertelenmesi talebidir. İlgili hüküm uyarınca, azınlık finansal tabloların ve buna bağlı konulara ilişkin müzakerenin 1 ay sonraya ertelenmesini genel kuruldan talep edebilir. Bu durumda genel kurulun bir karar almasına gerek olmaksızın, toplantı başkanının kararıyla bir ay sonraya ertelenir. Finansal tabloların müzakeresinin bir ay sonraya ertelenmesine ilişkin azınlık talebi yeterli olup, ayrıca gerekçe bildirilmesine gerek yoktur.
Son söz
Yeni düzenlemeler ve gerekçeler ışığında açıkladığımız üzere, ETTK’da olduğu gibi YTTK sisteminde de çoğunluk prensibi hâkim ilkelerden biri olmakla birlikte, küçük pay sahiplerinin hakları genişletilip, uygulamadaki kullanımları engelleyen mekanizmalar kaldırılmıştır. Kuşkusuz YTTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte azınlık pay sahiplerini daha fazla koruyan hükümler getirilmiştir. Böylece, azınlık pay sahiplerinin yönetim kurulunda temsil edilme, şirketin haklı sebeple feshini talep edebilme, hisse senedi bastırılmasını sağlama gibi birçok konuda söz hakkı sahibi olması sağlanmıştır. Başka bir deyişle, ETTK’daki gibi işlevsiz mekanizmalar değil, daha aktif ve kullanılabilir mekanizmalar öngörülerek azınlık pay sahiplerinin hakları güçlendirilmiştir.

Soru: Yeni TTK’ya göre bir şirketin hisselerinin çoğunluğuna sahip hakim ortağın, azlık hisselerini satın alma hakkı var mıdır?
Cevap: Bir şirket doğrudan veya dolaylı olarak diğer bir şirketin paylarının ve oy haklarının en az yüzde doksanına sahip ise, azlık karşı oyları, açtığı davalar veya benzeri davranışlar ile şirket çalışmalarını engelliyorsa, hakim ortak, azlık paylarını, varsa borsa, yoksa gerçek bilanço değeri ile satın almak için mahkemeye başvurabilir. Söz konusu düzenlemenin getiriliş amacı şirket kararlarının alınması sırasında ortaya çıkabilecek kötüye kullanmaların engellenmesi ve şirket içi barışın sağlanmasıdır. (Madde 208)
Not: Yeni TTK azlığı koruyan pek çok hüküm getirirken, şirket işlerinin sekteye uğratılmamasını da dikkate almak suretiyle hakim ortaklara da bazı haklar getirmiştir. Yukarıdaki düzenleme bunlardan biridir.
Soru: Yeni TTK’ya göre; işletmeler KOBİ’lerden mal tedarik ettiklerinde, ilgili KOBİ’lere ödemelerini en geç ne zaman yapmak zorundadır?
Cevap: Yeni TTK’nın 1530’uncu maddesi gereğince, işletmeler KOBİ’lere ödemelerini 60 gün içerisinde yapmak zorundadır. İlgili maddenin tamamı okunduğunda teslim alınan malların “mal kabul ve gözden geçirme süresi” nin de 30 gün ile kısıtlandığı görülmektedir. Kısacası, malın kalite kontrolünün tamamlanmadığı bahanesiyle ödemelerin geciktirilmesinin de önüne geçilmekte ve özellikle KOBİ’ler korunmaya çalışılmaktadır. 1530’uncu madde birçok şirketin tedarikçileri ile olan sözleşmelerini kanun yürürlüğe girmeden önce gözden geçirmesini ve değiştirmesini gerektirecektir ve şirketlerin nakit akımlarına dahi etkisi olabilecektir. Bunun önemi hazırlamış olduğumuz Yol Haritası’nda da ayrıca bir “Hazine” başlığı olmasından da anlaşılabilir. Müşterilerimizi sözleşmelerine ilişkin işlemler yapmaları gerektiği ile ilgili uyarmak ve TTK’nın diğer yönleri ile ilgili farkındalığı yaratmak açısından da bu konu önemlidir.
KOBİ’lere ödemeye ilişkin 1530’uncu maddenin 5inci fıkrası aşağıdaki gibidir. Maddenin diğer fıkraları da önemlidir ve ayrıca okunmalıdır.
1530 – 5 – Sözleşmede öngörülen ödeme süresi, faturanın veya eş değer ödeme talebinin veya mal veya hizmetin alındığı veya mal veya hizmetin gözden geçirme ve kabul usulünün tamamlandığı tarihten itibaren en fazla 60 gün olabilir. Şu kadar ki, alacaklı aleyhine ağır bir haksız durum yaratmamak koşuluyla ve açıkça anlaşmak suretiyle taraflar daha uzun bir süre öngörebilirler. Ancak alacaklının küçük yahut orta ölçekli işletme (KOBİ) veya tarımsal ya da hayvansal üretici olduğu veya borçlunun büyük ölçekli işletme sıfatını taşıdığı hallerde, ödeme süresi, 60 günü aşamaz.

Gerekçe, m. 360, s. 106.
Gerekçe, m. 531, s. 194.
Altaş Soner, Yeni Türk Ticaret Kanununa Göre Şirketler, Karşılaştırmalı, Açıklamalı, Gerekçeli, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 256.

Anonim Şirketlerde Azınlık Hakları

ANONİM ŞİRKETLERDE BİLANÇOYA DAİR ŞÜPHELERİ BULUNAN AZINLIĞIN HAKLARI*

Yazar: İbrahim YAĞCI
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Müfettişi
I- GİRİŞ
Parayı koyan küçük tasarruf sahibi yatırımcı ile sermayeyi kullanan kişilerin büyük şirketlerde birbirlerinden gittikçe uzaklaşmaları, yöneticilerin hem ortaklar yönünden, hem de alacaklıların çıkarı bakımından iyi bir biçimde gözlemlenmesi ve denetlenmesi sorunlarını ortaya çıkarmaktadır(1). Bu noktada, safi karın bilançoya göre tespit edilmesi (TTK md. 457) başlı başına hazırlanan bilançoyu önemli kılmaktadır. Bu itibarla pay sahiplerinin istisnai haller dışında (TTK md. 458, 460), gerçek karın bilançoda düşük gösterilip gösterilmediğini bilmek istemeleri gayet doğaldır ki; Türk Hukuk sisteminde de cevaben, bilançoların(2) ticari işletmelerin iktisadi ve mali durumu hakkında mümkün olduğu kadar doğru bir bilgi vermesini teminen ticari esaslar gereğince eksiksiz, açık ve kolay anlaşılır bir şekilde düzenlenmesi ilke olarak benimsenmiştir (TTK md. 75).
Günümüzde, özetle; eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk konu başlıkları üzerine kurulan kurumsal yönetim ilkelerinin yatırımcıların şirketlere yönelmesinde ne derece önem taşıdığına ilişkin ampirik örneklere dair veriler(3) hızla artarken edilgen bir konumda bilançoyu edinmiş ve fakat içeriğindeki bilgilerin gerçekliliği hakkında şüpheye düşmesine sebep olacak makul derecedeki delil ve emareye sahip paysahiplerinin etken bir tavır içerisinde başvurabileceği yolların izah edilmesi ayrıca önem taşımaktadır.
Bireysel olarak bilgi edinme veya inceleme hakları bulunmakla birlikte TTK tarafından paysahiplerine ayrıca esas sermayenin en az yüzde onuna sahip olmaları koşuluyla bazı haklar tanımıştır ki bunlara kısaca azınlık (azlık) hakları denilmektedir(4). Esas sermayenin onda birini temsil etmek koşulu ile tek bir kişi tarafından ve hatta geçerli bir vekaletname bulunması koşuluyla pay sahibinin temsilcisi tarafından da kullanılabilen; anasözleşme ile sınırlandırılamayan ve fakat anasözleşmeyle %10’dan daha az sermayeli pay sahiplerine de tanınabilen azınlık haklarından bu çalışmamızda “bilanço görüşmelerinin ertelenmesi” ve “özel denetçi tayini” talep hakları incelenmiştir. Diğer taraftan, inceleme kapsamında dışında tutulmuş olmakla birlikte TTK md. 356/2 ile azlığa tanınan “denetçilere şikayet hakkının” konumuz açısından uygulamada elzem bir nitelik taşıdığını savunmanın güç olduğu düşünülmektedir.
II- BİLANÇO GÖRÜŞMELERİNİN ERTELENMESİNİ TALEP HAKKI(5)
A- KAPSAM
Genel kurul toplantısı sırasında bilançonun tasdiki hakkındaki müzakere, hazır bulunanların çoğunluğunun veya şirket sermayesinin onda birine sahip olan azlığın talebi üzerine bir ay sonraya bırakılır. TTK md. 377 cümle 1’den hareketle, bilanço görüşmelerinin ertelenmesi hususunda azınlığın sadece talepte bulunmasının yeterli olacağı, talebinin gerekçesini açıklama zorunluluğunun bulunmadığı ve bu minvalde azınlık talebinin genel kurulun kabulüne bağlı olmadığı söylenebilecektir(6).
Böylesi bir talep karşısında Divan Başkanı ve Bakanlık Komiseri tarafından durum dikkatle takip edilmelidir. Azınlık ilk erteleme talebinin gerekçesini açıklamak zorunda değildir. Ancak, Divan Başkanı azınlıktan bilançonun hangi noktalarına itirazları bulunduğunu açıkça belirtmelerini istemelidir. Akabinde bilançoyu tanzim edenlere açıklama yapma fırsatı tanınmalıdır. Bu bağlamda,  itiraza uğrayan noktaların herkesçe kabul edilebilir şekilde açıklığa kavuşturulmuş ve bütün duraksamaları gidermiş olması lazımdır. Yoksa genel kurul çoğunluğu, açıklamalar bizce yeterlidir, biz takdir hakkımızı kullanıyor ve müzakerelere devam ediyoruz diyerek geri bırakma istemini reddedemez(7). Azınlığın başvurusu dahil olmak üzere bu süreç tüm açıklığıyla ve fakat müzakere edilmiş ise şirket sırları ari tutularak genel kurul toplantı tutanağına yazdırılmalıdır.
B- BİLDİRİM VE İLAN
Bilanço görüşmelerinin ertelendiğine ilişkin durum 368. maddede yazılı olduğu üzere paysahiplerine bildirilir ve usulü dairesinde ilan olunur.
C- DİĞER GÜNDEM MADDELERİNİN DURUMU
Uygulamada karşılaşılan bir diğer sorunda, azınlığın TTK md. 377’deki hakkını kullanması durumunda sair gündem maddelerinin durumunun ne olacağıdır. Özetle cevaplamak gerekirse bilanço ile ilgisi olmayan hususların görüşülmesinde yasal bir sakınca yoktur(8). Bu anlamda, yeni yönetim kurulu üyelerinin ve denetçilerin seçimi ile ilgili gündem maddesinin görüşülerek karar alınması da mümkündür(9). Ne var ki, azınlık bilanço görüşmelerinin ertelenmesini istemiş iken yönetim kurulu üyelerinin ibrasına ilişkin gündem maddesinin görüşülemeyeceği de şüphesizdir (TTK md. 380). Çünkü hukuken bir menfi borç ikrarı niteliği taşıyan ibraya karar verilmesi ile bilanço konusunda yeterince bilgi sahibi olunmaksızın bu bilançoyu hazırlayan yönetim kurulu üyeleri aleyhine ileride sorumluluk davası açma hakkından da vazgeçilmiş olunacaktır. Nihai olarak, bilançoyla bağlantılı nitelik taşıyan diğer gündem maddelerinin görüşülüp karara bağlanması bu kararların iptali sonucunu doğurur.
D- YENİ TOPLANTININ GÜNDEMİ
Erteleme sonunda yapılan genel kurulda sadece bilançonun tasdiki ve buna bağlı konular görülebilecektir. Bu bağlamda, azınlığın TTK md. 367 çerçevesinde gündeme madde ilavesine ilişkin talebi reddedilmelidir(10). Ancak, kanaatimizce yönetim kurulunun bilançonun görüşülmesi dışında yararlı gördüğü sair hususları da gündeme eklemesinde bir beis yoktur.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ertelenen genel kurulda yeni toplantı gününün belirlenmesi ve yapılacak bu toplantı çağrı ya da ilanlarında bunun ilkinin devamı olduğunun açıklanması zorunluluğu yoktur(11).
E- GENEL KURULCA REDDİ
Gerekçesiz erteleme isteminin reddi konusunda alınan genel kurul kararı ve ayrıca erteleme istemine karşın yapılan genel kurul toplantısında alınan kararda TTK md. 381 kapsamında iptal edilebilir niteliktedir.
F- BİR AYLIK SÜRE
Kanaatimizce uygulamaya ışık tutan bir diğer önemli Yargıtay kararı da, TTK md. 377’de sözü edilen bir aylık sürenin azınlık lehine tanınmış en az süre olduğu ve bunun bir kazanılmış hak olduğu, buna karşılık genel kurulun bir aydan fazla süre için de ertelenebileceği ve nihayetinde anılan durumun bir iptal nedeni sayılamayacağı yönünde verilen karardır(12)(13).
G- AZINLIK ALEYHİNE TAZMİNAT
Yargıtay azınlığın söz konusu talebini dile getirmesinin hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirilemeyeceğini ve bu nedenle aleyhlerine açılacak tazminat davasının haklı görülemeyeceğini vurgulamaktadır(14).
H- İKİNCİ ERTELEME TALEBİ
Azlığın talebi üzerine bir defa tehir edildikten sonra tekrar müzakerelerin geri bırakılması talep olunabilmek için bilançonun itiraza uğrayan noktaları hakkında gereken izahatın verilmemiş olması şarttır. Diğer ifadeyle, bilanço görüşmelerinin ertelenmesi yönündeki ilk talep oylamaya sunulmayacak olsa dahi, aynı yönde ikinci bir talebin vuku bulması halinde, gerekli açıklamaların yapıldığı kanaatine varılarak bu istemin oylamaya tabi tutulması pekala mümkündür.
III- ÖZEL DENETÇİ TAYİNİNİ TALEP HAKKI(15)
A- KAPSAM
Özetle, TTK’nın 348. maddesi ile şirket genel kuruluna, gerek duyulması halinde ikinci fıkrasında sayılan hususların tetkik ve teftişi için özel denetçi seçmesine imkan tanınmıştır. Bu noktada azınlık(16) bilançonun gerçekliğine yönelik iddiaların tahkiki için genel kuruldan özel denetçi tayinini talep edebilecektir.
B- TAYİNİ HUSUSUNDA GÜNDEM MADDESİ
Özel denetçi seçimi hususunda genel kurul gündem maddeleri arasında bu yönde bir maddenin varolması şart değildir ve gündeme bağlılık ilkesi buna engel teşkil etmez.
C- BAĞLANTILI DİĞER GÜNDEM MADDELERİ
Bilançonun gerçekliğinin özel denetçi/denetçiler tarafından tahkik edilmesi amacıyla yapılan istemin genel kurulca kabul edilmesi durumunda acaba bilançoyla bağlantılı diğer gündem maddeleri görüşülmeye devam edilecek midir? Yargıtay’ın 1992 yılında verdiği bir kararda, özetle özel denetçilerin incelemelerini bitirip raporlarını düzenlemeleri beklenerek sonucuna göre genel kurulca bilançonun, yönetim ve denetim kurulu raporlarının onaylanıp onaylanmayacağının, kâr dağıtımı yapılıp yapılmayacağının, dağıtım yapılacaksa ne oranda yapılacağının daha sonraki bir toplantıda karar altına alınması gerektiği belirtilmiştir(17).
D- MAHKEMEYE BAŞVURU
Azınlığın bu talebinin genel kurulca reddolunması halinde, bu kez lüzumlu masrafları peşin ödemek ve dava sonucuna kadar saklı kalmak üzere pay senetlerini bir bankaya tevdi etmeleri şartıyla mahkemeye müracaat hakları vardır. Özel denetçi isteminde davalı olarak anonim şirket gösterilir. Bu istem, sonucu davalı şirket duruşmaya çağrılır. Kanaatimizce, genel kurulun reddi olmaksızın doğrudan mahkemeye başvurulamaz. Tabi ki bu aşamada iddia olunan hususlar hakkındaki şüphelerini haklı kılacak yeterli delil ve emarenin mahkemeye ibraz edilmesi bir zorunluluktur(18).
Yargıtay 1982 yılında verdiği bir Karar’da, özel denetçi tayinine ilişkin nedenlerin varlığının kesin bir biçimde kanıtlanmasının şart olmadığını, öne sürülen vakıaları az çok doğrulayan delil ve emarelerin yeterli sayılması gerektiğini, iddiaların gerçeği yansıtıp yansıtmadığının özel denetçilerin yapacağı inceleme ve araştırma sonucu ancak ortaya çıkacağını ve bilançonun gerçeklik derecesinin araştırılması istemlerinde atama konusunda daha da ılımlı davranılması zorunluluğunun bulunduğunu belirtmiştir(19).
E- ÇIKAR ÇATIŞMASI
Gerek şahıs şirketlerinin paysahiple-rinden gerekse anonim şirket yönetim ve denetim kurulu üyelerinin aksine, anonim şirket paysahiplerinin sadakat mükellefiyetinin bulunmaması nedeniyle, kendisinin ve başkasının çıkarına kullanmak maksadıyla özel denetçi vasıtasıyla Şirkete ait ticari sırları elde etmeleri engellenemeyeceği gibi bu sonucun yadırganmaması da gerektiği düşünülmektedir. Hal böyle iken, her iki çıkar çatışması arasında bir denge sağlanması elzemdir.
Şüphesiz ki, bu noktada azınlığın delillerini somutlaştırmasının önündeki bilgiye erişim zorlukları ile soyut iddiadan hareketle şirketin ticari sırlarının ifşasına yol açılması arasındaki dengenin kurulması hakime kalacaktır. Başvuru üzerine evrak üzerinde inceleme ile hüküm tesis edilmeyip olay taraf (şirket) tesis ettirilerek duruşmalı bir biçimde(20) görüleceği için son husus mahkemede açıklığa kavuşturulacaktır.
F- İPTAL DAVASI
Uygulamada bazı başvurularda, genel kurulun azınlığın istemi karşısında verdiği red kararının TTK md. 381 çerçevesinde iptal edilmesi yönündeki taleplere yer verildiği görülmüştür ki; TTK md. 348’de, red kararını müteakip yapılacak işlemlerle ilgili olarak özel bir düzenlemenin öngörülmüş olduğu dikkate alındığında, yukarıda yer verilen usul bir kenara bırakılarak doğrudan iptal davası açılmasının kabulü mümkün değildir(21)(22). Davalar arasında konu birliğinin bulunmaması nedeniyle derdestliğin ileri sürülemeyeceğinden bahsedilebilse de; ilgili genel kurul kararının mahkemece iptal edilmiş olunması halinde dahi, bu durumun kendiliğinden özel denetçi atanmasını gerektirmeyeceği(23) unutulmamalıdır. Ancak, karşılaşılmamış olunsa dahi, azınlığın bu kez pay sahibi sıfatıyla, seçilen özel denetçiler tarafından hazırlanan raporun yanlı olduğunu delillendirerek bu rapora istinaden verilmiş genel kurul kararının iptalini isteme haklarının var olduğunu kabul etmenin Yasa’nın ruhuna aykırı düşmeyeceği düşünülmektedir.
G- GENEL KURULUN ERTELENMESİ
Yargıtay’ın 1994 yılında verdiği bir Karar’da, özel denetçi atanması davasının açılması halinin, şirket genel kurulunun ertelenmesini gerektirmeyeceği, ancak; istem halinde ve koşulları oluştuğunda mahkemece tedbir kararı verildiği takdirde genel kurulun ertelenmesinin mümkün olacağı belirtilmiştir(24).
H- MAHKEME KARARININ TEMYİZİ
Azınlığın özel denetçi atanması istemi karşısında mahkemece verilen red kararı temyizi kabildir. Kabule ilişkin karar ise, kesin karardır(25)(26).
İ- ÖZEL DENETÇİNİN NİTELİĞİ
Özel denetçinin birden fazla sayıda gerçek kişi veya tüzel kişi şeklinde belirlenmesinin önünde hukuki bir engel bulunmamaktadır. Bu arada, kimlerin özel denetçi olarak atanamayacağına ilişkin olarak rahatlıkla bir çıkarsama yapılabilinirken (Örneğin; pay sahipleri, şirket vekilleri, şirket denetçileri arasından, vb.); özel denetçinin hukuki niteliğine ve özel denetçide aranması gereken niteliklere dair TTK’da özel bir düzenlemenin bulunmaması nedeniyle konunun tamamlayıcı disiplinler vasıtasıyla cevaplandırılması gerektiği düşünülmektedir. Ancak her halükarda özel denetçi olarak atanacak kimse konusunda uzman bir bilirkişi olmalıdır ve incelenecek olayın niteliklerine göre tayin edilmelidir(27).
Bu bağlamda ÖZKAN; anonim şirket ile özel denetçi arasındaki ilişkiyi, yerinde bir kararla, bünyesinde bağımlılığı barındırmayan ve boşlukları BK’nın vekalete ilişkin hükümleri ile doldurulabilecek bir özel vekalet olarak nitelendirmektedir(28).
J- İNCELEMENİN KAPSAMI
Bilançonun gerçekliğini incelemesi için tayin edilen özel denetçi tarafından izlenecek prosedüre dair TTK’da herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Kanaatimizce, özel denetçi tarafından, şirket bilançosunun önceden belirlenmiş kriterlere uygun olarak düzenlenip düzenlenmediği (audit of financial statements) konusundaki görüşü mutlak surette belirtilmesi gerekirken; incelemenin bir uygunluk denetimi (compliance audit) ya da faaliyet denetimine (operational audit)(29) dönüştürülmesinden de aynı oranda kaçınılmalıdır. Bu itibarla, özel denetçi gerçeklik amacına ulaşmak için bilançodaki tutarların doğru kaydedilmiş olup olmadığından ziyade ve bilhassa bilançoda gösterilen varlıklar ile borçların bilanço tarihi itibariyle şirkette var olup olmadığını araştırmalıdır.
Özel denetçi tarafından yapılacak incelemenin varlıklar, yabancı kaynaklar ve özkaynaklara dair ilkeler gibi belirli bir alanda uzmanlığı gerektirmesi; özel denetçinin tespitinin genel kurulca yapılmasında yaşanacak zorluklar ile bunun tespitinin yönetim kuruluna bırakılması halinde ortaya çıkacak sıkıntılar; denetçinin bağımsızlığı, mesleki özen ve titizliği konusunda şüpheye düşülmesini engelleyecek ilke ve kurallar bütününün önceden tespit edilmiş olması gerekliliği birlikte değerlendirildiğinde, yapılacak tüm eleştirilere karşın, genel kurulca bu hususta bir bağımsız denetim kuruluşuyla(30) sözleşme yapılması yönünde bir karar alınmasının en sağlıklı yöntem olacağı düşünülmektedir.
K- ÖZEL DENETÇİ RAPORU
Diğer taraftan, bağımsız denetim kuruluşu tarafından düzenlenecek olası bir “olumsuz görüş içeren rapor” üzerine azınlığın şartları oluşmuş ise(31) ilgililer hakkında sorumluluk davası açılması yönünde hareket edebileceği ihtimali gözetilerek aykırılıkların açık bir biçimde nitelendirilmesi gerektiği aşikardır. Yine bu bağlamda, azınlık tarafından örneğin stoklara yönelik olarak özellikle bir şüphe/itiraz yöneltilmiş ise, artık bağımsız denetim kuruluşu tarafından örneğin “stoklara ilişkin fiili sayımın yapılmaması” ve benzeri gerekçe ileri sürülerek “şartlı görüş içeren rapor” tanzim edilemeyeceği görüşündeyiz.
Bir diğer sorunda, şirketin ticari sırlarının ve korunması gerekli diğer menfaatlerinin gizliliği savını özel denetçiye karşı ileri sürüp süremeyeceği hususundadır. Kanaatimizce, ticari sırrın ifşası halinde şirketin uğrayacağı zarar ile (Örneğin; ilaç, kola gibi gazlı içecekler vb. sektörlerde ürün çeşitliliği kısıtlı olan bir şirketin maliyet hesaplarına yönelik ayrıntılı bilgilerin bir ürünün kimyasal formüle işaret etme olasılığı) şirketin tazmin yoluyla elde edeceği yarar arasındaki olası orantısızlık dikkate alındığında, genişletilmeksizin ve sık sık başvurulmaması şartıyla; özel denetçinin ticari sırra riayetle rapor düzenlemesini beklemeksizin şirketin bu durumu özel denetçiye yazılı olarak bildirmesi yönteminin yine olası hukuki uyuşmazlıkların önlenmesini teminen etkili olabileceği düşünülmektedir.
L- KÖTÜ NİYETLE KULLANIMI
Nihayetinde belirtmek gerekirse, mahkemece talep reddolunduğu veya tahkikat neticelerine göre iddia varit görülmediği takdirde kötü niyetle hareket ettiği ispat edilen paysahipleri, şirketin bu yüzden gördüğü zarardan dolayı müteselsilen mesuldürler. Hususi murakıp tayini talebi mahkemece reddolunur ve murakıpların verecekleri rapora göre bu talebin haklı sebebe dayanmadığı anlaşılırsa, kötü niyetle hareket ettikleri ispat edilen pay sahipleri, şirketin bu yüzden gördüğü zarardan müteselsilen mesuldürler.
IV- SONUÇ
Bu hususlar hulasasında, kanaatimizce yapılacak düzenlemelerde, özellikle şirketin özel denetçiye yardım yükümlülüğü, özel denetçi tayin edilmesi hususunda mahkemeye başvurma hakkı ile ilgili olarak makul bir hak düşürücü süre, özel denetçi masraflarının karşılanması, özel denetçi raporu, özel denetçinin sır saklama yükümlüğü ve özel denetçinin inceleme süresi konularına açıklık getirilmesinde ve dava sonuna kadar hisse senetlerinin rehnini öngören TTK md. 348 ve sermaye şirketlerine ilişkin Komiserler Yönetmeliği 25 ve 28’in tadil edilmesinde yarar bulunmaktadır.
Nitekim Meclis Adalet Komisyonu’nda 24.10.2007 tarihi itibariyle görüşülmesine başlanan TTK Tasarısı’nda tıpkı paysahipliği haklarında olduğu gibi azınlık hakları yönünden de TTK’ya nazaran içerik, kapsam ve etkinlik yönünden geliştirmeler yapılmış ve boşluklar doldurulmuştur. Konumuzla ilgili olarak da azınlık hakları sisteminin merkezinde özel denetçi atanmasının yer aldığı görüşü benimsenerek söz konusu husus ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.
İsviçre Borçlar Kanunu ve Alman Paylı Ortaklıklar Kanunu’ndan etkilenilerek hazırlandığı anlaşılan özel denetçi müessesesi ile ilgili olarak getireceğimiz tek eleştiri ve öneri; genel kurulun özel denetim talebini reddetmesi halinde mahkemeden özel denetçi atanması için azınlığa tanınan “üç aylık” süreye ilişkin olacaktır. Kanaatimizce, orijinal metne sadık kalınması dışında böylesi uzunca bir sürenin tanınmış olmasının pratikte sağlayabileceği yarar ile örneğin “bir aylık” gibi bir sürenin ortaya çıkarabileceği sakınca arasındaki orantısızlık tartışmaya açıktır.
*  Yaklaşım Dergisi/ Şubat 2008 / Sayı: 182
(1) T. ANSAY, Anonim Şirketler Hukuku Nereye Gidiyor? (Kitap Tanıtmaları ile Birlikte Müziksel Bir Kontrpuan Denemesi), Ankara, 2005, s.3
(2) Ayrıntılı bilgi için Bkz. Y. KARAYALÇIN, Muhasebe Hukuku (Kavramlar, İlkeler, Başlıca Sorunlar, Yeni Gelişmeler), Ankara, Genişletilmiş 2. Baskı, 1988; Ü. TEKİNALP, Anonim Ortaklığın Bilançosu ve Yedek Akçeleri, İstanbul, 1980
(3) O. GÜRBÜZ – Y. ERGİNCAN, Dünyada ve Türkiye’de Kurumsal Yönetim Düzeyinin ve Şirket Performanslarının Karşılaştırmalı Analizi, Geleneksel Finans Sempozyumu 2004-Uluslararası Piyasalarda Finansal Entegrasyon, SPK, Ankara, Mayıs 2005, Cilt: 2, s. 535-554
(4) TTK md. 310, 341, 348, 356, 366, 367 ve 377. Diğer taraftan, SPK md. 11 ile TTK md. 341, 348, 356, 366, 367 ve 377 de azınlığa tanınan hakların, halka açık anonim şirketlerde, ödenmiş sermayenin en az yirmide birini temsil eden pay sahipleri tarafından kullanılabilmesine olanak tanınmıştır.
(5) Ayrıntılı bilgi için bkz. Ü. TEKİNALP, Azınlığın Bilançonun Onaylanmasına İlişkin Müzakerenin Ertelenmesi İstemi-Sorunlar, Düşünceler, İHFM. C. XIII, 1976, Sayı: 1-4, s.241 vd.; Ö. TEOMAN, Azınlığın Bilanço Görüşmelerinin Ertelenmesini İsteme Hakkı (TTK. md. 377), Konusundaki Yargıtay Kararlarının Değerlendirilmesi, Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu V, Ankara, 1988, s. 75-95; Ö. TEOMAN, “Bilanço Görüşmelerinin Azlığın İstemi Üzerine Ertelendiği Genel Kurul Toplantılarında Yeni Yönetim Kurulu Seçilebilir mi?”, İktisat ve Maliye Dergisi, Cilt: XXXIII, Sayı: 11, 1987, s.388 vd.
(6) 11. HD’nin, 21.03.1983 tarih ve E.1247, K.1360 sayılı Kararı. (G. ERİŞ, Açıklamalı-İçtihatlı Türk Ticaret Kanunu Ticari İşletme ve Şirketler, Genişletilmiş İkinci Baskı, Ankara 1992, Cilt:1, s. 1095)
(7) 11. HD’nin, 08.11.1976 tarih ve E.3952, K.4738 sayılı Kararı.  (ERİŞ, age, s. 1092-1093)
(8) 11. HD’nin, 12.02.1993 tarih ve E.470, K.879 sayılı Kararı. (E. MOROĞLU, Notlu-İçtihatlı Türk Ticaret Kanunu ve İlgili Mevzuat, İstanbul, 6. Bası, 1999, s. 251)
(9) 11. HD’nin, 10.07.1986 tarih ve E.3798, K.4357 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 251)
(10) 11. HD’nin, 02.04.1989 tarih ve E.5363, K.2498 sayılı Kararı.  (MOROĞLU, age, s. 241; YKD, C. 16, Sayı: 1, s.63)
(11) 11. HD, 14.10.1982 tarih ve E.3556, K.3887 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 250-251)
(12) 11. HD, 14.10.1982 tarih ve E.3556, K.3887 sayılı Kararı.
(13) Bu konuda “azlığın muvafakat etmesi halinde bir aydan kısa bir süre için de” ertelenebileceğine dair görüşler vardır; Bkz. R. POROY – Ü. TEKİNALP – E. ÇAMOĞLU, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, İstanbul 1997, 7. Baskı, s. 399
(14) 11. HD.’nin, 30.09.1985 tarih ve E.4342, K.4912 sayılı Kararı. (Ö. TEOMAN, TTK. md. 377 Konusundaki Yargıtay Kararlarının Değerlendirilmesi, s. 84)
(15) Ayrıntılı bilgi için Bkz. Ö. ÖZKAN, Türk ve İsviçre Anonim Ortaklıklar Hukukunda Özel Denetçi Atanması, BATİDER, C.XX, S.2, Ankara, 1999, s.27-49; E. MOROĞLU, Anonim Ortaklıkta Özel Denetçi, İHFM, 1976/1-4, s. 341 vd.; Ö. TEOMAN, Özel Denetçi Atanması İstemi Genel Kurulca Reddedilen Azınlığın İzleyebileceği Yollar, Yasa, 1981/9, s. 1153 vd.; Ö. TEOMAN, “Anonim Ortaklıkta Azınlığın Özel Denetçi Seçilmesini İsteme Hakkı ve Gündeme Bağlılık İlkesi”, İktisat ve Maliye Dergisi, Cilt: XXVII, Sayı: 2, 1980, s.72 vd.; Ö. TEOMAN, “Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin Özel Denetçi Konusundaki Bir Kararı Üzerinde Kısa Notlar”, İktisat ve Maliye Dergisi, 1982, s.59-62
(16) Bu hakkı kullanacak azınlığın genel kurul toplantı tarihinden itibaren en az altı ay önceden beri pay sahibi olması gerekmektedir (TTK md. 348).
(17) 11. HD.’nin,  30.12.1992 tarih ve E. 6648, K.11775 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 229)
(18) 11. HD.’nin, 12.02.1993 tarih ve E.470, K.879 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 229-230)
(19) 11. HD.’nin, 15.04.1982 tarih ve E.1269, K.1727 sayılı Kararı. (ERİŞ, age. s. 1014)
(20) 11. HD.’nin, 10.11.1986 tarih ve E.5492, K.5834 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 229)
(21) 11. HD.’nin, 24.06.1982 tarih ve E.2952, K.3061 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 229)
(22) Aksi yöndeki Karar için Bkz. 11.HD.’nin, 19.12.1980 tarih ve E.5866, K.5942 sayılı Kararı. (ERİŞ, age, s. 1013)
(23) 11. HD.’nin, 26.02.1982 tarih ve E. 757, K.770 sayılı Kararı. (ERİŞ, age., s. 1013-1014)
(24) 11. HD.’nin, 07.11.1994 tarih ve E.4061, K.8253 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 230)
(25) 11. HD.’nin, 30.06.1980 tarih ve E.3183, K.3534 sayılı Kararı. (MOROĞLU, age, s. 228-229)
(26) Aksi yöndeki görüş için Bkz. ERİŞ, age, s.1012; “Mahkemece verilecek karar ister olumlu ve ister olumsuz bulunsun temyizi kabil bir karardır.”
(27) ÖZKAN, age, s. 29; POROY – TEKİNALP  – ÇAMOĞLU, age, s. 340
(28) ÖZKAN, age, s. 29
(29) Söz konusu denetim türleri hakkında bilgi için Bkz. C. KEPEKÇİ, Bağımsız Denetim, Ankara 1996
(30) Bağımsız denetim kuruluşları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. “www.spk.gov.tr”
(31) Hangi tür aykırılıkların sorumluluk davasına konu edilebileceği hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. A. TÜRK, Hukuka Aykırı Olarak Bilançoda Karın Düşük Gösterilmesi Halinde Pay Sahiplerinin Hakları, Ankara 1999, s. 105-114

HUKUKÇU İYİ BİR HATİP OLMALIDIR

07 Ağustos 2012 Salı 14:00

HUKUKÇU İYİ BİR HATİP OLMALIDIR
Fransa Krallığı zamanında ülkenin çok ünlü bir Avukatı varmış. Avukat o kadar ünlü, o kadar iyi bir hatipmiş ki, davalarda yaptığı savunmaları başka ülkelerden gelen insanlar izlemek için kente gelir, duruşma çıkışında onunla tanışmak için sıraya girerlermiş. Ünlü ve aynı zamanda başarılı olan bu Avukatın vekalet ücreti de doğal olarak çok yüksekmiş.
O tarihlerde cimriliği ile tanınan soylu Markiz, bu ünlü Avukata çok para vermeden davasını nasıl anlatabileceği arayışlarına girmiş.Bir gün Krallığın verdiği bir davette, herkesin bir kişinin etrafında toplandığını fark etmiş. Kalabalığa doğru yaklaştığında başında toplanılan kişinin Fransa’nın O ünlü Avukatı olduğunu görmüş.Ve hemen bir plan yapıp kendi kendine ; “Eğer, bu kadar kalabalık içerisinde Avukata, davamla ilgili soru sorarsam oda nasıl olsa cevap vermek zorunda kalır, bende kendisine para vermekten kurtulurum” demiş…
 
Yavaşça kalabalığı yarıp Avukatın yanına ilişmiş.Birden Avukata yüksek sesle seslenerek önce kendi soyluluğundan , sonra Avukat’ın şöhretinden, en sonunda da vekalet ücretinin yüksekliğinden bahsedip…
 
-Avukat bey ,sizin ne kadar çok ücretle çalıştığınızı hepimiz biliyoruz.Bakın burada onlarca kişi sizi dinliyoruz.Benimde çözülmesi gereken bir davam var. Size o davamla ilgili soru sormak istiyorum. Her halde size soru sordum diye benden para talep etmeyeceksiniz değil mi? demiş…
 
Avukat ise sakin bir tavırla “Tabiî ki hanımefendi asla soru sordunuz diye sizden para talep edemem, bu bana yakışmaz. Ancak, benden cevap bekliyorsanız ”CEVABIM ÜCRETE TABİDİR “
İŞTE HATİPLİK BU OLSA GEREK …

Hukukta Pratik Olayları Nasıl Çözmeli

06 Ağustos 2012 Pazartesi 11:00
Hukukta Pratik Olayları Nasıl Çözmeli
(20 başlık uzun gözükse de bir hukukçuyu sıkmayacak şekilde kaleme alınmış bir eserdir.)
Pratik Hukukta Metod Profesör Ernst E. Hirsch’in(d. 1902-1985)
”Pratik Olayları Nasıl Çözmeli, Pratik Hukuka Nasıl Yaklaşmalı? ” 
1. Olayı Saptayın. “Ne olmuş, kim, nerede, ne zaman, ne için, nasıl, ne yapmış” sorularına verilecek yanıt önemlidir.
2. Sorunun özünü tahlil edin, incelemeye sorudan hareket ederek başlayın ve ne sıfatla cevap vereceğinizi bilin. Müdafi misiniz? Savcı mısınız? Yargıç mısınız? Müdahil vekili, suçtan zarar gören ya da tanık mısınız? Kimsiniz?
3. Karar vermeden önce olaya uygulanacak hukuku yer ve zaman bakımından araştırın. Neredeyiz? Kimin hukukunu uyguluyoruz? Patagonya’da mı? Yoksa Hawaii adalarında mı? Hangi suçlar işlendikleri yerden bağımsız olarak takip edilebilir? Araştırın.
4. Talep hakkını ve bu hakkın dayandığı esasları tahlil etmeden nitelemeye girişmeyin. Öyle ya. Kim ne istiyor?
5. İddia ve savunmanın dayanabileceği hukuksal ilişkiyi saptayın, bu bağlamda öncelikle tüm mantıksal olasılıkları gözden geçirin.
6. Bu ilişki olaydan hemen çıkmıyorsa bunu sistematik şekilde arayın.
7. Şema yapmadan hüküm vermeyin:
Kim (örneğin Savcı, Hakim, Sanık, Tanık, Müdafi vs.)
Nerede? (Muhakemenin hangi safhası ya da olayın hangi bağlamı içinde?)
Ne Zaman?
Nasıl?
Ne için?
8. Hukuki ilişkinin kanuni koşullarını kontrol ediniz (her tedbirin bir hukuku vardır) Örneğin arama önleminin uygulama alanı bulabileceğini düşünmüşseniz, kanuni koşulları, dayandıkları madde ve diğer madde ve yasalarla iliskisi bağlamında değerlendirip, tek tek denetleyin. Maddede sayılan koşulların hukuksal anlamlarını, öğreti ve yargısal anlamda inceleyin ve anlamlandırın.
9. Olayı aydınlatmadan hüküm vermeyin (ihtimallerle çalışmayı bilin, “A gerçekleşmişse B de gerçekleşmiş olabilir”; “C gerçekleşmemişse D gerçekleşmiş olabilir” gibi…)
10. Talep hakkını mümkün mertebe çeşitli hukuk ilişkilerine dayandırmaya çalışın. Hakkın kaynağı, “bu müessese de olabilir şu da olabilir” gibi. “Fiil şu suçu da oluşturabilir, bu suçu da” gibi! “İşlem, şu işlem de olabilir o da” gibi. Olayda akla gelebilecek tüm hukuksal ilişkilerin unsurlarını ya da gereken muhakeme işleminin gereklerini gözönünde bulundurarak olayı çözümler isek neyin ne olduğunu anlarız. Bazen bir olayda tek ilke ya da yasa değil birden fazla ilke ya da yasa, tüm unsurları ile birlikte uygulanmak gerekir. Uygulamaya öncelikli olan yasa veya ilkeden başlayınız.
11. Davanın koşulları ile davanın dayanağını, davanın açılmasına engel olan ilk itirazlar ile def’ileri, hak düşürücü süreleri, ayırt etmeye dikkat ediniz.
12. Davaya yol açan olayın bir çok alt-vakıadan olusabileceğini unutmayın. Kimi zaman kronolojik bir şema, kimi zaman kişilere göre şema, kimi zaman yapılan işlemlere ilişkin şema, kimi zamansa bunların bir kombinasyonu gerekebilir analiziniz için.
13. Uyuşmazlığı tam olarak açıklayın. Uyuşmazlığı yeniden izah ederken, hukuksal nitelemeler yapın. Olayda “ele geçirilmiş” şüpheliden sözedilebilir. Siz özetlerken “tutuklanmış” ya da “yakalanmış” kimseden sözedin. Olayda “mal zaptedildi” denebilir. Siz, “el konuldu” ya da koşulları uygunsa “müsadere edildi” deyin. Ancak bilin ki bir hale isim koymak kolay bir iş değildir; bir ön incelemeyi gerektirir. Zaptedildi lafını elkoyma olarak adlandırmadan önce bir ön incelemeye tabii tutun. İsmi konulacak işlem acaba tam olarak ne olabilir, inceleyin.
14. Çözüme ve yazıya başlamadan önce çözümün ya da yazının planını (”içindekiler” kısmını ) ortaya koyun. Düşüncelerinizi bir plan dahilinde açıklayınız.
15. Savlar ve savların dayanağı olan bilgi ve düşünceler arasındaki teselsüle büyük önem verin.
Lüzumsuz veya alakasız;
 gereksiz ve hüküm için bir etkisi olmayan;
 usulsüz veya kabul edilemez olan;
 yanıltıcı veya mesnedsiz bir biçimde sadece bir tek cevabı haklı kılan;
 kafa karıştırıcı veya çok erken söylenmiş ya da fazlalık olan;
 yanlış veya uygunsuz;
 önyargılı;
aslı ya da kaynağı ortada olmayan (örneğin kulaktan kulağa söylenerek yayılmış)
iddialarda, ifadelerde bulunmayın.
16. Az ve ölçülü yazın ve konuşun (Ben bu kurala kolay kolay uyamıyorum!).
17. Konuyla ilgili olmayan argümanlar getirmeyin ve karşı taraf bunları getirmişse “konumuzla ilgisi yok” diyerek geri çevirmesini bilin. Ama tabii neden konumuzla ilgisi yok, onu da bilin!
18. Özellikle kısa süreli açıklamalarda, sınavlarda ya da acil başka usuli işlemlerde ayrıntıları bir tarafa bırakarak yalnızca can alıcı noktaları kısaca izahla yetinin. Örneğin sanık Saadet’in tutuklanmasına ilişkin sulh yargıcı önündeki duruşmada Saadet’in katılması gereken çok önemli bir toplantı olduğundan değil, üzerine isnad edilen suçla ilgili bir delil (örneğin tanık) bulunup bulunmadığından, kuvvetli şüphenin söz konusu olup olmadığından bahsedin veya kaçma ya da delilleri karartma şüphesini çürütecek bilgilerden sözedin. Böyle bilgiler yoksa, Saadet’in müdafii sıfatı ile hareket ediyorsanız, onun haklarına en az müdahale oluşturacak durumları talep edin (örneğin “teminatla salıverme” gibi ). Konu dışına çıkarak değerli zamanı harcamayın.
19. Fikrinizi açık olarak anlatın. Hakimler, uzun uzun “taraf” dinlemeyi pek sevmiyorlar ve Türkiye’de duruşmalar, ne yazık ki yargıcın karar verme yolunda gerçek bir izlenim edinmesini sağlayabilecek bir süreklilikte ve kıvraklıkta yürütülmüyor! Duruşmaya “patır kütür” girilip “patır kütür” çıkıldığı için, bir müdafiin savunma becerilerini duruşmada kullanabilmesi kolay değil. Bununla birlikte, özellikle yazılı ifadeler açısından, diliniz ve üslûbunuz herkesin özel bir çaba göstermeden, üzerinde muhakeme etmeden anlayabileceği bir nitelikte olmalıdır. Verdiğiniz dilekçeleri, cevapları, hazırladığınız açıklamaları birkaç kere okuyup sadeleştirmekte yarar vardır. Dilekçelerde merhamete sığınan veya hamasi nitelikteki tümce ve nidaların yargıçlar nezdinde nasıl bir etki yarattığını sınama fırsatım olmadı ama eğer bu gibi ifadelerin yazarı son derece yetenekli bir kalemşör değil ise, bu ifadeler çoğunlukla sinir bozmaktan başka bir işe yaramamaktadır! Avukatlar zaman zaman, müvekkillerinin “taşı gediğe koyma” arzularını tatmin etmek ya da karşı tarafa “haddini bildirmek” için bu gibi ifadelere başvurabiliyor. Ölçülü bir şekilde kullanılırsa bunların kimseye bir zararı yoktur, hatta yararları bile olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, bütün dilekçe, yazım yanlışları ile dolu bir “sinir harbi” anlamına eriyorsa, ortada bir ifade veya yaklaşım zaafı olduğu söylenebilir.
20. Özellikle ceza muhakemesi hukuku bakımından Anayasal veya uluslararası ya da uluslarüstü temel ilkeleri ve temel “orantılılık ilkesi”ni gözönünde bulundurmak gereklidir. Orantılılık, bir yasa, karar ya da işlemin istenen sonucu doğurmaya UYGUN olması, bu sonuç için GEREKLİ ya da ZORUNLU olması ve kısıtladığı haklara ÖLÇÜLÜ bir müdahale oluşturması anlamına gelir. Ceza hukuku ile insan hakları arasındaki sıkı bağı görmezden gelmek, müdafi açısından büyük eksiklik olur kanısındayım.
Takdir edersiniz ki görünüşte her türlü teknik kurala uygun, hatta akrobatik yorum teknikleri ile verilmiş bir karar ya da yapılmış bir işlem de “HAKSIZ” olabilir. Bu durum, özellikle işlemin dayandığı yasa kuralının etik ilkelere dayanmadığı ya da işlemi yapanın yetkili olmadığı, usulün hiçe sayıldığı ya da çok eksik uygulandığı vb. hallerde söz konusu olur. İnsan olabilmenin ve insanca davranmanın etik ilkeleri yasal metinlere tümü ile geçmiş değildir. Ama yaşadığımız çağa göre sınırları az çok belirlidir. İnsanlığın en temel ilkelerine aykırı hiç bir işlem, ne kadar kanuni olursa olsun hukuka uygun değildir. Hiç unutmayın! Çünkü bir gün fena hatırlatabilirler! Profesör Ernst Hirsch, bir gün birilerinin kendilerine hesap soracağını akıllarına dahi getirmeyen, pek yasal bir barbarlık düzeninden kaçarak Türkiye’ye gelmişti. Ama bütün Avrupa’ya “diz çöktüren” (!) o düzen de bir gün yerle bir oldu ve yapılan yargılamalarda uygulanan kurallar “insan olanın bilmesi gereken evrensel ilkeler” oldu, yasal metinler değil…

Vedat Soğukpınar / facebook

DAVA AÇMA VE İTİRAZ SÜRELERİ

CUMHURİYET SAVCILARININ TEMYİZ SÜRELERİ :
1- Aynı Yargı alanındaki asliye ceza mahkemelerinin kararlarına karsı tefhimden itibaren bir hafta (CMUK 310. m.),
2- Aynı Yargı alanındaki sulh ceza mahkemesinin kararlarına karşı temyiz süresi tefhimden itibaren 1 ay (CMUK 310 m.),
3- Üst savcıların mülhakat mahkemelerinin kararlarına karşı temyiz süresi tefhimden itibaren 30 gün (825 sk 28/2 m.),
4- İcra Tetkik Mercii kararlarına karşı temyiz süresi tefhimden itibaren 7 gün (İİK. 353. m.),
5- Nüfus davalarında verilen kararlarda tebliğden itibaren 15 gün (HUMK 432/1 m.).

CEZA HUKUKU :
1- Tefhim veya tebliğden itibaren bir haftadır (CMUK 310 m.).

ÖZEL HUKUK :
1- Temyiz süresi tebliğden itibaren onbeş gündür (HMUK 432 m.),
2- 8/1/1943 tarih ve 4353 sayılı Kanuna tabi kamu kuruluşları hakkında otuz gündür. (HMUK 432 m.)

İDARE HUKUKU :

– İtiraz –
1. İdare ve vergi mahkemelerinin tek hakimli olarak verdiği nihai kararlara, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine itiraz edilebilir.
2. İdare ve vergi mahkemelerinin tek hakimli olarak verdiği nihai kararlara karşı tebliğ tarihini izleyen otuz gün içinde itiraz edilebilir.
3. İtiraz, temyizin şekil ve usullerine tabidir.
4. Bölge idare mahkemesi evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi yeter görürse veya itiraz sadece hukuki noktalara ilişkin ise veya itiraz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar verir. Aksi halde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar verir. (Ek cümle: 5/4/1990 – 3622/15 md.) Ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan itirazı haklı bulduğu veya davaya görevsiz hakim tarafından bakılmış olması hallerinde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir, bölge idare mahkemesinin bu kararları kesindir.
5. Bölge idare mahkemesinin kararları kesindir; temyiz yoluna başvurulamaz.
6. Tek hakimli mahkemede hüküm veren hakim, aynı davanın itiraz yoluyla bölge idare mahkemesince incelenmesinde bulunamaz. (İd. Yar. Us. K. 45. m.)

– Temyiz –
1. Özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde,Danıştay dava daireleri ile idare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarına karşı tebliğ tarihini izleyen otuz gün içinde Danıştay da temyiz yoluna başvurulabilir. (İd. Yar. Us. K. 46. m.)

İDARİ YARGILAMA USULÜNDE SÜRELER :
( Hâkim Ali İhsan TEMEL tarafından hazırlanmıştır.)                                                        
SÜRELERE İLİŞKİN GENEL ESASLAR :
    Süreler, tebliğ, yayın veya ilan tarihini izleyen günden itibaren işlemeye başlar. (2577/8-1)  Tatil günleri sürelere dahildir. Şu kadarki, sürenin son günü tatil gününe rastlarsa, süre tatil gününü izleyen çalışma gününün bitimine kadar uzar. (2577/8-2)  2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme (*) zamanına rastlarsa, bu süreler ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır. (2577/8-3)
(*) Bölge idare, idare ve vergi mahkemeleri her yıl ağustosun birinden eylülün beşine kadar çalışmaya ara verirler (adli tatil). Ancak, yargı çevresine dahil olduğu bölge idare mahkemesinin bulunduğu il merkezi dışında kalan idare ve vergi mahkemeleri çalışmaya ara vermeden yararlanamazlar. (2577/61-1)
2577 SAYILI İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU’NDA YER ALAN SÜRE KURALLARI :
1- Başka mercilere verilen dilekçelerin ilgili yargı yerlerine gönderilme süresi :  ( 3 gün )
Danıştay veya ait olduğu mahkeme başkanlıklarına veya bunlara gönderilmek üzere idare veya vergi mahkemesi başkanlıklarına, idare veya vergi mahkemesi bulunmayan yerlerde asliye hukuk hâkimliklerine veya yabancı memleketlerde Türk konsolosluklarına verilen dilekçeler, en geç üç gün içinde Danıştay veya ait olduğu mahkeme başkanlığına taahhütlü olarak gönderilir. (2577/4; 2577/6-3)
2- Verilmeyen veya eksik verilen harç ve posta ücretinin verilmesi yada tamamlanması süresi : ( 30 gün )
Herhangi bir sebeple harcı veya posta ücreti verilmeden veya eksik harç veya posta ücreti ile dava açılmış olması halinde, otuz gün içinde harcın ve posta ücretinin verilmesi ve tamamlanması hususu daire başkanı veya görevlendireceği tetkik hâkimi, mahkeme başkanı veya hâkim tarafından ilgiliye tebliğ olunur. (2577/6–4)
3- Davanın devamı sırasında istenilen ilave posta ücretinin tamamlanması süresi : ( 30 gün )
Dava açıldıktan sonra posta ücretinde tebliğ işlemlerinin yapılmasını engelleyecek şekilde azalma olması halinde, otuz gün içinde posta ücretinin tamamlanması daire başkanı veya görevlendireceği tetkik hâkimi, mahkeme başkanı veya hâkim tarafından ilgiliye tebliğ olunur.  (2577/6-5)
4- Posta ücreti tamamlanmadığı için işlemden kaldırılan dosyalarda müracaat süresi : ( 3 ay )
Dava açıldıktan sonra posta ücretinde tebliğ işlemlerinin yapılmasını engelleyecek şekilde azalma olması halinde, posta ücreti süresi içinde tamamlanmazsa dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. Bu kararın tebliği tarihinden başlayarak üç ay içinde, noksanı tamamlanmak suretiyle yeniden işleme konulması istenmediği takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. (2577/6-5)
5- Danıştay ve idare mahkemelerinde genel dava açma süresi : ( 60 gün )
Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay’da ve idare mahkemelerinde altmış gündür. (2577/7-1) Bu süreler, idari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı, (2577/7-2/a) tarihi izleyen günden başlar.
6- Vergi mahkemelerinde genel dava açma süresi : ( 30 gün )
Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde vergi mahkemelerinde otuz gündür. (2577/7-1) Bu süreler, vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda: Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın; tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin; tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı ve idarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği; (2577/7-2/b) tarihi izleyen günden başlar.
7- İlanen tebligat yapılan hallerde, genel dava açma süresinin işlemeye başlaması için geçmesi zorunlu süre : ( 15 gün )
Adresleri belli olmayanlara özel kanunlarındaki hükümlere göre ilan yoluyla bildirim yapılan hallerde, özel kanununda aksine bir hüküm bulunmadıkça süre, son ilan tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün sonra işlemeye başlar. (2577/7-3) İlanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar. (2577/7-4)           
8- Diğer yargı yerlerine açılan davaların görev yönünden reddi halinde dava açma süresi : ( 30 gün )
Çözümlenmesi Danıştay’ın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. (2577/9-1) Adli veya askeri yargı yerlerine açılan ve görevsizlik sebebiyle reddedilen davalarda, görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra yukarıda yazılı otuz günlük süre geçirilmiş olsa dahi, idari dava açılması için öngörülen süre henüz dolmamış ise idari dava açma süresi içinde dava açılabilir. (2577/9-2)
9- İdarelerin her hangi bir talebi cevap vermemek suretiyle reddetmiş sayılması için geçmesi zorunlu süre : ( 60 gün )
İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler. (2577/10-1) Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştay’a, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler.
İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. (2577/11-1) Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. (2577/11-2) İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır. (2577/11-3)                                                              
10- İdarelerin her hangi bir talep hakkında verdikleri cevap kesin değilse, dava açmadan önce beklenebilecek azami süre : ( 6 ay )
İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler. (2577/10-1) Altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler. (2577/10-2)                                                                                                             
                                                     
11- İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların, haklarının yerine getirilmesi istemiyle idareye müracaat süreleri : ( 1-5 yıl )
İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl içinde ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, idari dava açma süresi içinde dava açılabilir. (2577/13-1) 
12- Dava dilekçelerinin ilk incelemesinde süre : ( 15 gün )
Dilekçeler, Danıştay’da daire başkanının görevlendireceği bir tetkik hâkimi, idare ve vergi mahkemelerinde ise mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye tarafından incelenir (2577/14-3) ve kanuna aykırı görülürse durum; görevli daire veya mahkemeye bir rapor ile bildirilir. Tek hâkimle çözümlenecek dava dilekçeleri için rapor düzenlenmez ve 2577 sayılı Yasanın 15 inci maddesi hükümleri ilgili hâkim tarafından uygulanır. Bu inceleme dilekçenin alındığı tarihten itibaren en geç onbeş gün içinde sonuçlandırılır.
İlk incelemeyi yapanlar, bu noktalardan kanuna aykırılık görmezler veya daire veya mahkeme tarafından ilk inceleme raporu yerinde görülmezse, tebligat işlemi yapılır. (2577/14-5) Bu işlem de dilekçenin alındığı tarihten itibaren en geç onbeş gün içinde sonuçlandırılır. (2577/14-4)
   
13- Dilekçe ret kararı üzerine yeniden dava açma süresi : ( 30 gün )
İlk incelemede dava dilekçelerinin 2577 sayılı yasanın 3 ve 5 inci maddelerine uygun olmadıklarının tespiti halinde otuzgün içinde bu maddelere uygun şekilde yeniden düzenlenmek veya noksanları tamamlanmak üzere dilekçelerin reddine karar verilir. İlk inceleme sonucunda, ehliyetli şahsın avukat olmayan vekili tarafından dava açıldığının anlaşılması halinde de, otuzgün içinde bizzat veya bir avukat vasıtasıyla dava açılmak üzere dava dilekçeleri reddedilir.  (2577/15-1/d)
14- Tebligatlara cevap verme süresi : ( 30 gün )
Dava dilekçelerinin ve eklerinin birer örneği davalıya, davalının vereceği savunma davacıya tebliğ olunur. (2577/16-1) Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilirler. Bu süre, ancak haklı sebeplerin bulunması halinde, taraflardan birinin isteği üzerine görevli mahkeme kararı ile otuz günü geçmemek ve bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir. Sürenin geçmesinden sonra yapılan uzatma talepleri kabul edilmez. (2577/16-3)
15- Duruşmadan önce davetiye gönderilmesinde asgari süre : ( 30 gün )
Duruşma davetiyeleri duruşma gününden en az otuz gün önce taraflara gönderilir. (2577/17-5)
16- Duruşmadan sonra karar verme süresi : ( 15 gün )
Duruşma yapıldıktan sonra en geç onbeş gün içinde karar verilir. Ara kararı verilen hallerde, bu kararın yerine getirilmesi üzerine, dosyalar öncelikle incelenir. (2577/19)
17- Davaların sonuçlandırılacağı azami süre : ( 6 ay )
Danıştay, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde dosyalar, kanunlarda belirtilen öncelik veya ivedilik durumları ile Resmi Gazete’de ilan edilecek öncelikli işler gözönünde bulundurulmak suretiyle geliş tarihlerine göre incelenir ve tekemmül ettikleri sıra dahilinde bir karara bağlanır. Bunların dışında kalan dosyalar ise tekemmül ettikleri sıraya göre ve tekemmül tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır. (2577/20-5)
18- Davacı tarafın yenileme dilekçesi vermemesi halinde, yürütmenin durdurulması kararının kendiliğinden hükümsüz kalacağı süre : ( 4 ay )
Dava esnasında ölüm veya herhangi bir sebeple tarafların kişilik veya niteliğinde değişiklik olursa, davayı takip hakkı kendisine geçenin başvurmasına kadar; gerçek kişilerden olan tarafın ölümü halinde, idarenin mirasçılar aleyhine takibi yenilemesine kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına ilgili mahkemece karar verilir. Dört ay içinde yenileme dilekçesi verilmemiş ise, varsa yürütmenin durdurulması kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. (2577/26-1)
19- Davacıya tebligat yapılamaması halinde, davanın açılmamış sayılması için geçmesi gereken süre : ( 1 yıl )
Davacının gösterdiği adrese tebligat yapılamaması halinde, yeni adresin bildirilmesine kadar dava dosyası işlemden kaldırılır ve varsa yürütmenin durdurulması kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. Dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir yıl içinde yeni adres bildirilmek suretiyle yeniden işleme konulması istenmediği takdirde, davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. (2577/26-3)   
20- Yürütmenin durdurulması talepleri hakkında verilen kararlara karşı itiraz süresi : ( 7 gün )
Yürütmenin durdurulması istemleri hakkında verilen kararlar; Danıştay dava dairelerince verilmişse konusuna göre İdari veya Vergi Dava Daireleri Genel Kurullarına, bölge idare mahkemesi kararlarına karşı en yakın bölge idare mahkemesine, idare ve vergi mahkemeleri ile tek hâkim tarafından verilen kararlara karşı bölge idare mahkemesine, çalışmaya ara verme süresi içinde ise idare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararlara en yakın nöbetçi mahkemeye veya kararı veren hâkimin katılmadığı nöbetçi mahkemeye, kararın tebliğini izleyen günden itibaren yedi gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere itiraz edilebilir. İtiraz edilen merciler, dosyanın kendisine gelişinden itibaren yedi gün içinde karar vermek zorundadır. (2577/27-6)
21- Mahkeme kararlarının yerine getirilmesi süresi : ( 30 gün )
Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. Ancak, haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen kararlar hakkında, bu kararların kesinleşmesinden sonra idarece işlem tesis edilir. (2577/28-1)
Mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir. (2577/28-4)
22- Bağlantı talepleriyle ilgili olarak verilen kararlara itiraz süresi : ( 15 gün )
Bağlantı iddiaları mahkemelerce kabul edilmediği takdirde, bu hususta verilen ara kararı taraflara tebliğ edilir. Taraflar, tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içerisinde, aynı yargı çevresindeki mahkemelerde görülen davalar için o yer bölge idare mahkemesine, birden fazla yargı çevresinde görülen davaların veya bir kısmı Danıştay’da bulunan davaların bağlantılı olduğu yolundaki iddialar hakkında ise Danıştay’a başvuruda bulunabilirler. (2577/41)
23- İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarına karşı bölge idare mahkemelerine itiraz süresi : ( 30 gün )
İdare ve vergi mahkemelerince Yasada sayılan bazı uyuşmazlıklarla ilgili olarak verilen nihai kararlar ile tek hâkimle verilen nihai kararlara, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemelerin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine itiraz edilebilir. (2577/45-1) İdare ve vergi mahkemelerinin söz konusu nihai kararlarına karşı itiraz süresi, tebliğ tarihini izleyen günden itibaren otuz gündür. (2577/45-2)
24- Danıştay’da temyiz süresi : ( 30 gün )
Danıştay dava daireleri ile idare ve vergi mahkemelerinin nihai kararları, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştay’da temyiz edilebilir. (2577/46-1) Özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde, Danıştay dava daireleri ile idare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarına karşı tebliğ tarihini izleyen otuz gün içinde Danıştay’da temyiz yoluna başvurulabilir. (2577/46-2)
25- Temyiz dilekçelerindeki eksikliklerin tamamlanması süresi : ( 15 gün )
                                                         
Temyiz dilekçelerinin 2577 sayılı yasanın 3 üncü maddesinde gösterilen esaslarına göre düzenlenmesi gereklidir, düzenlenmemiş ise eksikliklerin onbeş gün içinde tamamlatılması hususu, kararı veren Danıştay veya mahkemece ilgiliye tebliğ olunur. Bu sürede eksiklikler tamamlanmazsa temyiz isteminde bulunulmamış sayılmasına Danıştay veya mahkemece karar verilir.   (2577/48-2)                                                               
26- Temyiz dilekçelerine cevap verme süresi : ( 30 gün )
Temyiz dilekçeleri, ilgisine göre kararı veren mahkemeye, Danıştay’a veya 2577 sayılı yasanın 4 üncü maddede belirtilen mercilere verilir ve kararı veren mahkeme veya Danıştay’ca karşı tarafa tebliğ edilir. Karşı taraf tebliğ tarihini izleyen otuz gün içinde cevap verebilir. (2577/48-3)
27- Temyiz isteminde bulunulurken ödenmeyen yargılama giderlerinin tamamlanma süresi : ( 15 gün )
Temyiz dilekçesi verilirken gerekli harç ve giderlerin tamamının ödenmemiş olması halinde kararı veren; mahkeme veya Danıştay daire başkanı tarafından verilecek onbeş günlük süre içerisinde tamamlanması, aksi halde temyizden vazgeçilmiş sayılacağı hususu temyiz edene yazılı olarak bildirilir. Verilen süre içinde harç ve giderler tamamlanmadığı takdirde, mahkeme, ilk derece mahkemesi olarak davaya bakan Danıştay dairesi, kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verir. (2577/48-6)
28- Temyiz isteminin süre aşımı nedeniyle reddine ilişkin kararlara karşı itiraz süresi : ( 7 gün )
Temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması halinde kararı veren mahkeme, ilk derece mahkemesi olarak davaya bakan Danıştay dairesi, temyiz isteminin reddine karar verir. Mahkemenin veya Danıştay dairesinin bu kararına karşı, tebliğ tarihini izleyen günden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir.  (2577/48-6)
29- Temyiz isteminde bulunulmamış sayılmasına ilişkin kararlara karşı itiraz süresi : ( 7 gün )
Mahkeme yada ilk derece mahkemesi olarak davaya bakan Danıştay dairesinin temyiz isteminde bulunulmamış sayılmasına ilişkin kararlarına karşı, tebliğ tarihini izleyen günden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir.  (2577/48-6)
30- Temyiz talepleri üzerine verilen kararların taraflara tebliğ süresi : ( 7 gün )
Temyiz incelemesi sonucunda verilen karar, dosyayla birlikte kararı veren mahkeme veya Danıştay dairesine gönderilir. Bu karar, dosyanın mahkeme veya Danıştay dairesine geldiği tarihten itibaren yedi gün içinde taraflara tebliğ edilir.  (2577/50)
31- Aynı davayla ilgili olarak önceki karara aykırı yeni bir karar verilmiş olması halinde yargılamanın yenilenmesi talep süresi : ( 10 yıl )
Tarafları, konusu ve sebebi aynı olan bir dava hakkında verilen karara aykırı yeni bir kararın verilmesine neden olabilecek kanuni bir dayanak yokken, aynı mahkeme yahut başka bir mahkeme tarafından önceki ilamın hükmüne aykırı bir karar verilmiş bulunması halinde, yargılamanın yenilenmesi talep süresi on yıldır. (2577/53-3)
32- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararı üzerine yargılamanın yenilenmesi talep süresi : ( 1 yıl )
Mahkemece verilen hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması halinde, yargılamanın yenilenmesi talep süresi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıldır. (2577/53-3)
33- Yargılamanın yenilenmesi talepleri için genel müracaat süresi : ( 60 gün )
Danıştay ile bölge idare, idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar hakkında altmış gün içinde yargılamanın yenilenmesi istenebilecek haller şunlardır :
a- Zorlayıcı sebepler dolayısıyla veya lehine karar verilen tarafın eyleminden doğan bir sebeple elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması,
b- Karara esas olarak alınan belgenin, sahteliğine hükmedilmiş veya sahte olduğu mahkeme veya resmi bir makam huzurunda ikrar olunmuş veya sahtelik hakkındaki hüküm karardan evvel verilmiş olup da, yargılamanın yenilenmesini isteyen kimsenin karar zamanında bundan haberi bulunmamış olması,
c- Karara esas olarak alınan bir ilam hükmünün, kesinleşen bir mahkeme kararıyla bozularak ortadan kalkması,
d- Bilirkişinin kasıtla gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun mahkeme kararıyla belirlenmesi,
e- Lehine karar verilen tarafın, karara etkisi olan bir hile kullanmış olması,
f- Vekil veya kanuni temsilci olmayan kimseler ile davanın görülüp karara bağlanmış bulunması,
g- Çekinmeye mecbur olan başkan, üye veya hâkimin katılmasıyla karar verilmiş olması,  (2577/53-1)
Bu süreler, dayanılan sebebin istemde bulunan yönünden gerçekleştiği tarihi izleyen günden başlatılarak hesaplanır.  (2577/53-3)
34- Karar düzeltme talebinde süre : ( 15 gün )
Danıştay dava daireleri ve İdari veya Vergi Dava Daireleri Genel Kurullarının temyiz üzerine verdikleri kararlar ile bölge idare mahkemelerinin itiraz üzerine verdikleri kararlar hakkında, bir defaya mahsus olmak üzere kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde kararın düzeltilmesi istenebilir. (2577/54-1)                         
1086 SAYILI HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU’NDA YER ALAN VE İDARİ YARGI YERLERİNDE DE UYGULANAN SÜRE KURALLARI :
1- Hâkimin reddine ilişkin taleplerde, karşı tarafın cevap süresi : ( 5 gün )
Hâkimi reddeden taraf, dilekçesini karşı tarafa tebliğ ettirir. Karşı taraf  buna beş gün içinde cevap verebilir. Bu süre geçtikten sonra başk

Tüzel kişilik perdesinin aralanması veya kaldırılması

Yargıtay 13 HD. 2008/56E. 2008/6260K. İçtihat

Üyemizin ÖzetiYeni kurulan şirket ile bir önceki borçlu şirket kayden iki ayrı tüzel kişilik olarak görünse de, bu durum fiili birleşmenin söz konusu olduğu hallerde anlam ifade etmez. Özellikle borçlu şirket ile aynı işyerinde sonradan kurularak faaliyetine farklı bir unvanla devam eden yeni şirketin söz konusu olduğu durumlarda ve borcun tahsilini engellemeye matuf fikri birliktelik arzedecek girişimlerinin gözlemlendiği hallerde, fiili birleşme temelinde TTK.146-152. maddeler ila BK.179. hükmü uygulanarak, farklı unvan taşıyan yeni kurulan şirket de borçtan mesul tutulmalıdır.

(Karar Tarihi : 7.5.2008)
DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı, eşi Sacide’nin 20.07.1998 tarihinde Özel Batman Ş … Hastanesi’nde doğum yaptığını, bir süre sonra rahatsızlanarak 02.08.1998 tarihinde öldüğünü, ölüm olayı ile ilgili olarak (Batman Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi)’ne 2005/1331 esaslı, doktor kusuruyla ilgili olarak davalı doktor Ayten ve Özel Ş … sağlık Hizmetleri A.Ş. (Özel Batman Ş … Hastanesi) aleyhine açtığı tazminat davasının kısmen kabul edildiğini, mahkeme ilamının Yargıtay denetiminden geçerek 28.02.2007 tarihinde kesinleştiğini, ilamın icrası için başlattığı icra takibinde davalı borçlu Özel Batman Ş … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin (Özel Batman Ş … Hastanesi) adresine 29.05.2006 tarihinde hacze gidildiğini, hastane yetkililerinin gösterdiği vergi levhasında Özel Batman Ş … Hastanesi’nde faaliyet gösteren şirketin davalı S… Sağlık Hizmetleri A.Ş. olduğu, Özel ş … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin faaliyette bulunmadığı bildirilerek haciz işleminin yapılamadığını, oysa ki ilam borcundan S … sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin sorumlu olması gerektiğini, Özel Batman Ş … Hastanesi’nin 25.10.1996 tarihinde kurulduğunu, Ticaret Sicilinde Özel Batman Ş … Sağlık Hizmetleri A.Ş. unvanı ile kaydının 08.11.1996 tarihinde yapıldığını, bu kez tabela ismi ve faaliyet adresi aynı kalmak kaydıyla 03.03.1998 tarihinde S sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin kurulduğunu, kurucu ortaklarının Özel Batman Ş Sağlık A.Ş., B … Sağlık Tes. ve Tic. A.Ş., .. , vb şirketler olup, Özel Batman Ş sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin faaliyet adresinde aynı isimle çalışmaya başladığını, S … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin kurucu ortaklarından olan ve en büyük hisse sahibi şirketin de Özel Batman Ş … Sağlık Hizmetleri A.Ş. olduğunu, ilama dayalı alacağının Batman İcra Müdürlüğü’nün 2005/1257 takip dosyasında takibi devam ederken bu kez Batman İkinci Noterliği’nce 28.09.2005 tarihinde S … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’deki beş kurucu şirket hisselerini özel şahıslara devrettiğini, bu hisse devirlerinin tamamen icra takibine konu edilen borçtan kurtulma amacıyla yapıldığını, hisse devirlerinin yapıldığı şahısların aynı zamanda kurucu şirketlerin ortakları olduklarını, işlemin muvazaalı olduğunu, kurucu ortakların tamamen Özel Batman Ş… Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin kurucu ortakları olduuğunu ileri sürerek, davalı S … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin de Batman Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2005/1331 esas, 2006/189 sayılı ilam borcundan müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunun kabulüne karar verilmesini istemiştir.
Davalı, Özel Batman Ş… Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin, ticaret sicilinde kayıtlı olup halen varlığını koruyan aktif ve faal bir şirket olup tamamen farklı bir şirket olduğunu, her iki şirketin ortaklarının ve yetkililerinin bir dönem aynı olmasının sorumluluk doğurmayacağını, hisse devrinden sonra bu şirketle bir ilgilerinin kalmadığını, savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, ilam borçlusu Özel ş … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin faaliyetine devam ettiği, ortaklık payı olarak S … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’den hisse satın aldığı, birleşme ve devir işleminin olmadığı, aynı hastanede faaliyet göstermelerinin borçlu şirketin hak ve yükümlülüklerinin S … Sağlık Hizmetleri A.Ş.’ye geçtiğini göstermeyeceği gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, Batman Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2005/1331 esas, 2006/189 sayılı ilam alacağının takibi için Özel Ş … Sağlık Hizmetleri A.Ş. aleyhine icra takibi başlattığını, 29.05.2006 tarihli haciz aşamasında hastane bünyesinde faaliyet gösteren şirketin davalı S … sağlık Hizmetleri A.Ş. olması nedeniyle takibinin sonuçsuz kaldığını, takip borçlusu şirket ile davalı şirketin aynı şirketler olduğunu, borçtan kurtulmak amacıyla muvazaalı kurulup hisse devirlerinin gerçekleştiğini ileri sürerek ilam borcundan davalı şirketin de sorumlu olması yönünde karar verilmesi için eldeki davayı açmıştır. İlam borçlusu şirket ile davalı şirketin faaliyet adresleri Ş … Hastanesi olduğunda bir ihtilaf yoktur. Ş… Hastanesi 1996 tarihinde hizmet vermeye başlamış, ilam borçlusu şirketin 1996 yılında, davalı şirketin ise 03.03.1998 yılında kurulduğu, kurucu ortaklarının ilam borçlusu şirketin kurucu ortakları olduğu, bilahare davalı şirketin kurucu şirketleri hisselerini özel şahıslara devrettiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. TTK 146-151 maddelerinde, şirket hisselerinin devri veya şirketlerin birleşmesi durumlarında önceki şirketin aktif ve pasifleri ile tümünün yeni şirkete geçeceği hükmü düzenlenmiştir. Dava konusu olayda davalı şirketle ilam borçlusu şirketin davacının alacağını almasını engelleme amacıyla fikir ve işbirliği içinde olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar kayden iki ayrı tüzel kişilik devam ediyor görünse de, bu durum fiili birleşme karşısında anlam ifade etmez. Faaliyet adresleri aynı olan şirketler iki ayrı hastanede değil, tek bir hastanede ticari işletmelerini sürdürmektedirler. Ticari işletmelerde devamlılık esas olduğundan, sonraki öncekinin devamı niteliğindedir. İlam borçlusunun borçlarından da TTK 146-152 maddeleri, BK 179 ve devamı maddeleri gereğince külli halefiyet kuralları gereğince davalı şirket sorumdur. Dosya kapsamından, davalı şirketin sırf davacının elde ettiği ilamın infazını engellemeye yönelik olarak ticari işletmeyi mevcut ticari unvanı altında sürdürdüğü de anlaşılmaktadır. Böyle olunca mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
KARAR : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, 07.05.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C. YARGITAY
15.Hukuk Dairesi

Esas: 1994/4957
Karar: 1994/6763
Karar Tarihi: 15.11.1994

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün, temyizen tetkiki davalılar vekilleri tarafından istenmiş ve temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkili şirketin vergi dairesine borcu bulunmadığı halde, dava dışı borçlu şirketin borcu nedeniyle davalı bankanın Üsküdar Şubesindeki iki hesabında bulunan 31.104.502 TL. nın haczedilmesi ve çekilmesi nedeniyle istihkak iddiasının kabulü ile bu paranın davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı hazine vekili, davacı şirket ile borçlu şirket arasında organik bağ bulunduğunu, haczedilen paranın gerçekte borçluya ait olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Davalı banka vekili, bankanın olayda hiçbir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık 3. şahsın istihkak iddiasına ilişkindir. Davalı hazine vekili, davacı şirket ile dava dışı borçlu şirket arasında organik bağ bulunduğunu, her iki şirketin en büyük ortağı ve yönetim kurulu üyesi Z. B.’nun vergilerini ödemediğini ve muvazaalı işlemler yaptığını savunmuş ise de mahkemece bu husus üzerinde durulmaması doğru görülmemiştir. Mahkemece yapılacak iş; aralarında unvan benzerliği bulunan davacı şirket ile dava dışı borçlu şirketin sicil kayıtlarının ticaret sicilinden getirtilerek, ortakların araştırılması, her iki şirketin ortakları arasında aynı kişi veya kişilere mevcutsa organik bağ bulunduğu kabul edilerek muvazaalı işlem yapmaları sebebiyle, davalı vergi dairesi yönünden, davalı vergi dairesi 6183 sayılı Kanunun gereği haciz haklarını kullanmış olup bankanın kanuna aykırı bir davranışı söz konusu olmaması nedeniyle davalı banka yönünden davanın reddine karar vermekten ibarettir. Ne var ki dosyada, borçlu şirketin iflasına ilişkin İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin E.1989/4680- K.1990/2852 sayılı karar mevcuttur. O halde, borçlu hakkındaki iflas kararının kesinleşip kesinleşmediği de araştırılmalı, kesinleşmiş ise istihkak davasının iflas masasına ihbar edilerek İ.İ.K.nun 245. maddesi hükmü gereği işlem yapılmalıdır.

Yukarda açıklanan hususlar göz ardı edilerek eksik inceleme ile davanın kabulüne karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Yukarda açıklanan nedenlerle davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalılar yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalı bankaya geri verilmesine, 15.11.1994 gününde oybirliği ile karar verildi.

T.C. YARGITAY
21.Hukuk Dairesi

Esas: 2003/10954
Karar: 2004/1663
Karar Tarihi: 26.02.2004

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı kararın temyizen tetkiki davalı ( alacaklı ) vekili tarafından duruşmalı olarak istenmiş, mercice, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Hacer Pat tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan ve temyiz konusu hükme ilişkin dava, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen hallerden hiçbirine uymadığından Yargıtay incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına ilişkin isteğin reddine karar verildikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

Karar: Uyuşmazlık, 3. kişinin İİK’nın 96 ve onu izleyen maddelerine dayalı istihkak davasına ilişkindir.

Borcun kaynağı toplam 2.462.993.222.369 TL. tutarındaki Genel Kredi Sözleşmesidir. Borçlu şirkete ait kredi sözleşme adresi ile ödeme emri tebliğ adresinin 3. kişi davacı şirketin tescil adresi olduğu açıktır.


Haciz, 15.2.2000 tarihinde fabrika müdürü K.B. huzurunda yapılmıştır. K.B., ekli sicil kayıtlarına göre ( Borçlu ) şirketin fabrika müdürü olup B. grubu imzaya da yetkili olduğu ortadadır. Yine ( borçlu ) şirket ortağı ve müdürü olan C.F.Y.’nin 3. kişi şirkette Yönetim Kurulu Başkanı olarak ortak olduğu da sicil kayıtları ile sabittir.


Her iki şirketin tescil adresleri, sorumlu ortakları ve faaliyet konuları aynı olmakla şirketler arasında organik bağın bulunduğu, istihkak davasının alacaklıdan mal kaçırma amacını içerdiği açıktır. Ayrıca, borç doğumundan sonraki tarihe ait ve her zaman düzenlenmesi olanaklı fatura ile alacaklının haklarını etkilemeyen adi nitelikteki kira sözleşmesi de mülkiyeti ispata yeterli belgelerden olmadığı gerçeği karşısında davanın reddi yerine yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

Kabule göre de; 22.12.1999 tarihinde T.C. Merkez Bankası Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen S. A.Ş.’nin 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 4491 sayılı Kanunla değişik 14/5-c maddesi hükmü uyarınca harçtan bağışık olduğu gözönünde tutulmaksızın bakiye karar ve ilam harcından sorumlu tutulması da yerinde değildir.

O halde, davalı alacaklının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, 26.2.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.

Tüzel kişilik perdesinin aralanması veya kaldırılması
Yazan :
 Bumin DOĞRUSÖZ –
Tarih :
 04.02.2008
Tüzel kişilik perdesinin aralanması veya kaldırılması

04.02.2008 | Bumin Doğrusöz | Yorum
Kişilerin ömürlerini aşan amaçlarını gerçekleştirebilmeleri ve/veya belli bir mal varlığının belli bir amaca özgülenebilmesini sağlamak amacıyla, mal varlığı kişilerden ayrı bir kişilik yaratılması çabasının sonucu olarak hukuk tarihinde ortaya çıkan tüzel kişilik müessesesi, yasalarda öngörülmüş bazı istisnalar dışında, o tüzel kişiliği oluşturan kişilere de “sınırlı sorumluluk ilkesi” veya “sınırlı sorumluluk kalkanı” sayesinde bir koruma sağlamaktadır.
Ancak uygulamada, sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü yükümlülükler ile borçlardan ve sorumluluklardan kurtulmak için tüzel kişiliğin bir araç olarak kötüye kullanıldığı, bir başka anlatımla hukuk normlarının amaçları dışında kullanıldığı, kişilerin tüzel kişilik perdesinin arkasına sığındığı, zaman zaman görülmektedir. Hukuk sistemlerinin bir hakkın kötü niyetle kullanılmasını himaye etmeyeceği açık olduğuna göre, tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınmanın da hukuk sistemleri tarafından anlayışla karşılanacağı düşünülemez.
Bu konuyu örneklerle de açıklayabiliriz. Örneğin bir şirketin kendisi ve ortaklarının artık o konuda faaliyette bulunmama koşulu ile bir işletmesini devretmesi halinde, hakim ortaklarının bir başka şirket kurarak aynı alanda faaliyette bulunması halinde, taahhütlerine aykırı olarak faaliyette bulunmaları halinde yeni şirketin ortaklarından ayrı bir tüzel kişi olarak kabul etmek, hakkaniyete aykırı düşecektir. Bu durumda yeni şirketin ortaklarının dışındaki tüzel kişiliğine itibar olunmayarak ortakların yükümlülüklerini ihlal ettiklerini kabul etmek gerekecektir. Bu konuya güncel örnekler de verebiliriz. Yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinme yasaklarını ihlal etmek maksadı ile şirket kurarak gayrimenkullerini bu şirket adına satın almaları halinde de, şirket tüzel kişiliğinin gerektiğinde bir perde olarak kabul edilmesi gerekir.
İşte bu düşüncelerle doktrinde “tüzel kişilik perdesinin aralanması” veya “tüzel kişilik perdesinin kaldırılması” yahut benzer adlarla teoriler doğmuş ve bu teorilere dayalı yargı kararları gerek anglo-amerikan hukukunda ve bazı kıta avrupası ülkelerinde gerekse ülkemizde giderek çoğalmaya başlamıştır.
Bu teorilerin ve bu yolda verilen yargı kararları, geçtiğimiz cumartesi günü Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile TMSF tarafından müştereken düzenlenen 1. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumunda Yargıtay üyelerinin de katılımı ile irdeleme konusu yapılmıştır. Benimde konuyu vergi hukuku bağlamında irdeleyen bir tebliğle katıldığım bu toplantıyı düzenleyenleri, iki kurumun yöneticileri Dekan Prof. Dr. Gökhan Antalya ile Başkan Ahmet Ertürk’ü hem organizasyonun hem de konu seçiminin başarısı dolayısıyla kutlamak gerekir.
Bu teorilerin hiç şüphesiz vergi hukukunda da yer bulması ve yansıması söz konusu olacaktır. Bu teorilerin vergi hukukuna yansımasına yasal dayanak zaten Vergi Usul Kanununun 3/B maddesinde “vergilendirilmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır” hükmü ile mevcuttur. Ancak bu teorilerin ve özel hukuk alanında oluşan yargı kararlarının yarattığı durumların vergi hukukuna yansımasında, hiç şüphesiz, vergilerin yasallığı ilkesi ile bu ilkenin “vergilendirmede genişletici yorum yasağı” şeklindeki alt ilkesi bir sınır çizmek durumundadır. Öte yandan vergi mevzuatında vergi konularının doğal olarak sınırlarının net olarak çizilmesi ve bu kapsamda idareye tanınan takdir yetkisinin sınırlı olması, idarenin yetkilerinin kural olarak bağlı yetki biçiminde belirlenmiş olması da, söz konusu teorilerin vergi hukukunda kullanılabilirliğini sınırlandırmaktadır.
Yine aynı örneğimize dönelim. Yabancıların gayrimenkul alımlarında şirket kurmaları ve gayrimenkullerini bu şirketler adına satın aldıkları hallerde, şirketin tek mal varlığının bu gayrimenkul olduğu, gayri faal durumda tutulduğu görülmektedir. Daha sonra gayrimenkul satılmak istenildiğinde, satılan gayrimenkul olmamakta, şirketin hisseleri satılmaktadır. Bu yolla hem tapu harçlarından tasarruf sağlanmakta hem de satış beş yıl içinde yapılırsa ödenmesi gereken gelir vergisi devre dışı bırakılmaktadır. Çünkü anonim şirket hisse devirleri, elde etmeden itibaren iki yıl geçtikten sonra yapılırsa, kazanç vergi dışı kalmaktadır. İşte bu teori burada uygulanabilir mi? Bu husus tartışmalıdır. Hisse senedi satışı iktisaptan itibaren iki yıl içinde yapılırsa, hisse değerlemesinde gayrimenkul değeri de nazara alınacağından, vergileme yine yapılabilecektir. Ancak 3 5 yıl arasında yapılan satışta, bu teoriler uygulanabilir ve vergi hâkim ortaktan istenebilir. 5. Yıldan sonraki satışlarda ise bu görüşlerin yaşama aktarılmasının bir önemi yoktur. Çünkü kazanç gayrimenkul satış kazancı olarak ortaklara izafe edilse dahi gerçek kişilerin iktisaptan itibaren 5 yıl geçtikten sonra gayrimenkul satış kazancı elde etmeleri halinde, bu kazançları vergiye tabi değildir. Ancak burada, şirket satışı yolu ile yapılan her gayrimenkul devirlerinde bu teori uygulanabileceği de söylenemez. Perdeyi kaldırma görüşünün uygulanmasında belli ölçütler yoktur, olayın özellikleri önem taşır.

Bu teorilerin ve yargı kararlarının gerek ticaret gerekse vergi hukukundaki yansımalarına ileride tekrar döneceğiz.
Kaynak:Referans Gazetesi

6098 Yeni Borçlar Kanununa göre Zamanaşım süreleri




Zamanaşımı

A. Süreler

I. On yıllık zamanaşımı

MADDE 146- Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.

II. Beş yıllık zamanaşımı

MADDE 147- Aşağıdaki alacaklar için beş yıllık zamanaşımı uygulanır:
1. Kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler.
2. Otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri.
3. Küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar.
4. Bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar.
5. Vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar.
6. Yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç ya da gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklar.

III. Sürelerin kesinliği

MADDE 148- Bu ayırımda belirlenen zamanaşımı süreleri, sözleşmeyle değiştirilemez.

IV. Zamanaşımının başlangıcı

1. Genel olarak

MADDE 149- Zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar.
Alacağın muaccel olmasının bir bildirime bağlı olduğu hâllerde, zamanaşımı bu bildirimin yapılabileceği günden işlemeye başlar.

2. Dönemsel edimlerde

MADDE 150- Ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde, alacağın tamamı için zamanaşımı, ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günde işlemeye başlar.
Alacağın tamamı zamanaşımına uğramışsa, ifa edilmemiş dönemsel edimler de zamanaşımına uğramış olur.
V. Sürelerin hesaplanması
MADDE 151- Süreler hesaplanırken zamanaşımının başladığı gün sayılmaz ve zamanaşımı ancak sürenin son günü de hak kullanılmaksızın geçince gerçekleşmiş olur.
Zamanaşımı sürelerinin hesaplanmasında da, borçların ifasındaki sürelerin hesaplanmasına ilişkin hükümler uygulanır.

B. Bağlı alacaklarda zamanaşımı

MADDE 152- Asıl alacak zamanaşımına uğrayınca, ona bağlı faiz ve diğer alacaklar da zamanaşımına uğramış olur.

C. Zamanaşımının durması

MADDE 153- Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı işlemeye başlamaz, başlamışsa durur:
1. Velayet süresince, çocukların ana ve babalarından olan alacakları için.
2. Vesayet süresince, vesayet altında bulunanların vasiden veya vesayet işlemleri sebebiyle Devletten olan alacakları için.
3. Evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için.
4. Hizmet ilişkisi süresince, ev hizmetlilerinin onları çalıştıranlardan olan alacakları için.
5. Borçlu, alacak üzerinde intifa hakkına sahip olduğu sürece.
6. Alacağı, Türk mahkemelerinde ileri sürme imkânının bulunmadığı sürece.
7. Alacaklı ve borçlu sıfatının aynı kişide birleşmesinde, birleşmenin ileride geçmişe etkili olarak ortadan kalkması durumunda, bu durumun ortaya çıkmasına kadar geçecek sürece.
Zamanaşımını durduran sebeplerin ortadan kalktığı günün bitiminde zamanaşımı işlemeye başlar veya durmadan önce başlamış olan işlemesini sürdürür.

D. Zamanaşımının kesilmesi

I. Sebepleri

MADDE 154- Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir:
1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse.
2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa.

II. Birlikte borçlulara etkisi

MADDE 155- Zamanaşımı müteselsil borçlulardan veya bölünemeyen borcun borçlularından birine karşı kesilince, diğerlerine karşı da kesilmiş olur.
Zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilince, kefile karşı da kesilmiş olur.
Zamanaşımı kefile karşı kesilince, asıl borçluya karşı kesilmiş olmaz.

III. Yeni sürenin başlaması

1. Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde

MADDE 156- Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar.
Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.

2. Alacaklının fiili hâlinde

MADDE 157- Bir dava veya def’i yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlar.
Zamanaşımı, icra takibiyle kesilmişse, alacağın takibine ilişkin her işlemden sonra yeniden işlemeye başlar.
Zamanaşımı, iflas masasına başvurma sebebiyle kesilmişse, iflasa ilişkin hükümlere göre alacağın yeniden istenmesi imkânının doğumundan itibaren yeniden işlemeye başlar.

E. Davanın reddinde ek süre

MADDE 158- Dava veya def’i; mahkemenin yetkili veya görevli olmaması ya da düzeltilebilecek bir yanlışlık yapılması yahut vaktinden önce açılmış olması nedeniyle reddedilmiş olup da o arada zamanaşımı veya hak düşürücü süre dolmuşsa, alacaklı altmış günlük ek süre içinde haklarını kullanabilir.

F. Taşınır rehni ile güvenceye bağlanmış alacakta

MADDE 159- Alacağın bir taşınır rehniyle güvenceye bağlanmış olması, bu alacak için zamanaşımının işlemesine engel olmaz; bununla birlikte alacaklının, hakkını rehinden alma yetkisi devam eder.

G. Zamanaşımından feragat

MADDE 160- Zamanaşımından önceden feragat edilemez.
Müteselsil borçlulardan birinin feragat etmiş olması, diğerlerine karşı ileri sürülemez.
Bölünemez bir borcun borçlularından birinin feragat etmiş olması durumunda da aynı hüküm uygulanır.
Asıl borçlunun feragati de kefile karşı ileri sürülemez.

H. İleri sürülmesi

MADDE 161- Zamanaşımı ileri sürülmedikçe, hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz.

Sekizinci Cumhurbaşkanı Merhum Turgut ÖZAL’ın vefatı ile ilgili olarak yaşanan süreç içerisinde gerek Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesinde gerekse Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yürütülen sağlık hizmetlerine dair iş ve işlemler ile olayın oluş şekli ve ölüm sebebine ilişkin olarak kamuoyuna yansıyan diğer iddiaların araştırılması ve incelenmesi.

HİZMETE ÖZEL
T.C.
CUMHURBAŞKANLIĞI Devlet Denetleme Kurulu
ARAŞTIRMA VE İNCELEME RAPORU
RAPORUN KONUSU
Sekizinci Cumhurbaşkanı Merhum Turgut ÖZAL’ın vefatı ile ilgili olarak yaşanan süreç içerisinde gerek Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesinde gerekse Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yürütülen sağlık hizmetlerine dair iş ve işlemler ile olayın oluş şekli ve ölüm sebebine ilişkin olarak kamuoyuna yansıyan diğer iddiaların araştırılması ve incelenmesi.
Aynı konu ile ilgili olarak Savcılıkça yürütülmekte olan hazırlık soruşturmasının gizliliği ve diğer hususlar nedeniyle internet sayfamızda Rapora sınırlı olarak yer verilmiştir.
Tarihi : 04 / 06 / 2012 Sayısı : 2012 / 2 Eki : –
HİZMETE ÖZEL
KISALTMALAR…………………………………………………………………………………………………………………………………… II
GİRİŞ……………………………………………………………………………………………………………………………………………………. 3
ÇALIŞMAYA İLİŞKİN BİLGİLER…………………………………………………………………………………………………………. 3
I-  ÇALIŞMANIN KONUSU VE DAYANAĞI……………………………………………………………………………………….. 3
II-  ÇALIŞMANIN KAPSAMI VE YÖNLEMİ…………………………………………………………………………………………. 3
BİRİNCİ BÖLÜM………………………………………………………………………………………………………………………………… 20
TURGUT ÖZAL’IN ÖLÜMÜNE YÖNELİK İLERİ SÜRÜLEN İDDİALAR HAKKINDA YAPILAN İNCELEMELER   20
I                                                                                                                                                                                                                                                                    – SEKİZİNCİ CUMHURBAŞKANI MERHUM LURGUL ÖZAL’A İLİŞKİN BİLGİLER…………………………………………………………………………… 26
II-    CUMHURBAŞKANLIĞI ÇANKAYA YERLEŞKESİNİN (KÖŞK) İŞLEYİŞİNE İLİŞKİN BİLGİLER29
III-  KÖŞK’TEKİ SÜRECE İLİŞKİN İDDİALAR……………………………………………………………………………………. 64
IV-  HACELLEPE HASLANESİNDEKİ SÜRECE İLİŞKİN İDDİALAR                                                         241
V-  ZEHİRLENMEYE İLİŞKİN İDDİALAR…………………………………………………………………………………………. 347
VI-    MERHUM LURGUL ÖZAL’IN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ HUSUSLARIN YELERİNCE ARAŞLIRILMADIĞINA İLİŞKİN İDDİALAR                       391
İKİNCİ BÖLÜM………………………………………………………………………………………………………………………………… 409
ÖLÜM SEBEBİNİN TESPİTİNE YÖNELİK YAPILAN İNCELEMELER                                                       409
I-  LIBBİ UZMANLAR HE YELİ İNCELEME RAPORU………………………………………………………………………. 409
II-  ÖLÜM SEBEBİNE İLİŞKİN LESPİL VE DEĞERLENDİRMELER……………………………………………………. 446
III-   OLOPSİ İHLİYACININBELİRLENMESİNE YÖNELİK LESPİL VE DEĞERLENDİRMELER ………. 469
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM……………………………………………………………………………………………………………………………. 480
GENEL DEĞERLENDİRME VE ÖNERİLER………………………………………………………………………………………. 480

Sekizinci Cumhurbaşkanı Sayın Turgut ÖZAL’ın ölümüne ilişkin olarak, aile fertleri, yakınları ve diğer kişiler tarafından çeşitli iddialar gündeme getirilmiştir. Sözkonusu iddiaların kamuoyunda uzun zamandır tartışılmasına rağmen, konu ile ilgili olarak tüm iddiaları kapsayacak nitelikte bugüne kadar herhangi bir idari araştırma/inceleme/soruşturma yapılmamıştır.
Özellikle 2010 yılında aile fertleri tarafından iddiaların tekrar yoğun bir şekilde yazılı ve görsel medyada gündeme getirilmesi ile birlikte, konu hakkında hem Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı hem de Cumhurbaşkanımızın talimatı üzerine Kurulumuz tarafından soruşturma/inceleme başlatılmıştır. Kurulumuzca yapılan çalışmada merhum Turgut Özal’ın ölümü ile ilgili olarak dile getirilen iddialardan; ağırlıkla, idari iş ve işlemlerle ilgili olanların araştırılması ve incelenmesi üzerinde durulmuştur.
Bu kapsamda, Merhum Turgut ÖZAL’ın rahatsızlanması ve ölümü sürecinde, gerek Köşk yerleşkesinde gerekse Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yürütülen sağlık hizmetleriyle ilgili iş ve işlemlerin mevzuata ve bilimsel esaslara uygun olarak yerine getirilip getirilmediğinin ve ölüm sebebine ışık tutabilecek hususların tespitine çalışılmıştır. Ayrıca, ölümün oluş şekli ve sebebiyle ilgili tartışmaların araştırılması yanında, kamuoyunda çeşitli defalar dile getirilen merhum Turgut Özal’ın öldürüldüğüne ilişkin iddiaların somut ve güvenilir delillere dayanıp dayanmadığı hususu da incelenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Yüce Katının talimatları uyarınca yürütülen çalışmada;
    Öncelikle aile üyelerinin bilgisine başvurulmuş, daha sonra konuyla ilgili bilgisi olan kişiler tespit edilerek beyanları alınmış,
   Merhum Cumhurbaşkanının ölüm günü yaşanan sürece ilişkin kayıtların ve sonrasında vefatının tartışıldığı ve çeşitli iddiaların yer aldığı yazılı ve görsel medya ile dergi ve kitaplar taranarak kamuoyuna yansıyan iddiaların tespitine çalışılmış,
   Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinden Merhum Cumhurbaşkanının vefatına ilişkin Köşk’ün arşivinde mevcut belgeler temin edilmiş,
   Merhum Cumhurbaşkanının vefatı ile ilgili bilgi ve belgeleri temin etmek ve konuyla ilgili bugüne kadar herhangi bir araştırma/inceleme/soruşturma yapılıp yapılmadığını tespit etmek için ilgili kurumlardan yazı ile bilgi istenmiş,
   Köşk’te sağlık hizmetlerinin organizasyonu ile bu hizmetlerin nasıl ve kimler tarafından yerine getirildiği hususu tespit edilmiş, Merhum Turgut ÖZAL’a sunulan sağlık hizmetleri ve vefatından sonra yapılan işlemlerin değerlendirilebilmesi için önceki Cumhurbaşkanlarına ait bu yöndeki belgeler üzerinde çalışma yürütülmüş,
     Merhum Turgut ÖZAL’ın vefatından önceki sağlık durumunun bilinmesinin ölüm sebebini izahta faydalı olabileceği düşüncesiyle Türkiye’deki ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki geçmiş sağlık bilgi ve belgeleri ile vefatında Hacettepe Üniversitesi Hastanesince düzenlenen hasta dosyası temin edilmiş,
toplanan bilgi ve belgeler ile ifadeler işbu raporun ilgili bölümlerinde ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir.
Ayrıca, Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın vefatından önceki sağlık durumunun belirlenmesi, bu durumun vefatına etkisi, vefatı sırasında uygulanan tıbbi müdahalenin etkinliğinin/yerindeliğinin irdelenmesi, kayıtlarda gösterilen ölüm sebebinin değerlendirilmesi, eldeki bulgular ışığında başkaca bir ölüm sebebi ihtimalinin araştırılması ile ölümün doğal bir ölüm olup olmadığının tespiti amacıyla, kardiyoloji, kalp damar cerrahisi, anesteziyoloji ve reanimasyon, üroloji, iç hastalıkları (nefroloji- gastroenteroloji), tıbbi farmakoloji, biyokimya ve adli tıp uzmanlarındanoluşan on iki kişilik Tıbbi Uzmanlar Heyeti oluşturulmuştur.
Yürütülen çalışma sırasında; özellikle merhum Turgut Özal’ın rahatsızlanma anı, hastaneye götürülmesi süreci ve hastanede yapılan işlemlerin berraklaştırılması ile öldürüldüğüne dair çeşitli iddiaların araştırılması hususlarında karşılaşılan güçlükler/kısıtlar aşağıda gösterilmiştir.
   Ölüm günü olan 17 Nisan 1993 tarihinden çalışmanın yapıldığı tarihe kadar 19 yıl gibi uzun bir sürenin geçmiş olması nedeniyle, bilgisine başvurulan kişilerin olayları tam olarak hatırlamakta güçlük çektikleri görülmüştür.
   Bilgilerine başvurulan ve beyanları tespit edilen kişilerin kendilerine ve bir başkasına sorumluluk gelebileceği endişesinden hareketle bazı bilgileri “hatırla(ya)mıyorum” gerekçesiyle paylaşmaktan imtina ettikleri müşahade edilmiştir.
   Merhum Cumhurbaşkanının vefatıyla ilgili iddiaların muhtelif zamanlarda -özellikle son yıllarda- yazılı ve görsel medya aracılığıyla gündeme ge(tiri)lmiş ve kamuoyunda tartışılmış olması nedeniyle, bir kısım beyan sahibinin yaşadığı olayları bu tartışmaların etkisinde kalarak edindiği bilgilere göre yorumladığı ve yönlendirmeye çalıştığı görülmüştür.
   Alınan beyanlar arasında bazı çelişkiler ve/veya hayatın olağan akışına aykırı hususlar tespit edilmiştir.
      Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği 17 Nisan 1993 tarihinin öncesinde ve sonrasında yaşanan sürece tanıklık eden bazı kişilerin (dönemin Genel Sekreteri Em. Org. Kemal Yamak, Ankara Valisi Erdoğan Şahinoğlu, Genelkurmay II. Başkanı Org. Fikret Küpeli, Hacettepe Üniversitesi Hastanesine intikalde ambulansta refakat eden yakın koruma görevlisi Turan İnanç, Merhum Cumhurbaşkanının kan örneğinin saklanmasının kamuoyuna yansıdığı dönem (1995­1999) Hacettepe Üniversitesi Rektörü olan Prof. Dr. Süleyman Sağlam vb) vefat etmiş olması nedeniyle bilgilerine başvurulamamıştır. Öte yandan bilgisine başvurulan bazı kişilerin sorumluluk gerektirebilecek durumlarda ölen kişilere atıf yaparak konuyu açıklamaya çalıştıkları görülmüştür.
     Merhum Cumhurbaşkanının vefatının üzerinden uzun bir zaman geçmiş ve konuya ilişkin belgelerin arşiv mevzuatı gereği saklama yükümlülüğünün sona ermiş olması nedeniyle talep edilen bir kısım bilgi ve belgeye imha edilmiş oldukları için erişilememiştir.
    Çalışma sırasında bilgisine başvurulan bazı kişiler ile belge talebinde bulunulan bir kısım kurumun inceleme/araştırma konusuna ilişkin evrakın Cumhurbaşkanlığı arşivinde olduğunu/olabileceğini/olması gerektiğini belirtmesine rağmen, Cumhurbaşkanlığı arşiv hizmetlerinin yürütüldüğü Eğitim ve Araştırma Müdürlüğünde Merhum Turgut ÖZAL’ın görev dönemine ilişkin inceleme/araştırma konusuyla âlâkalı hemen hemen hiç bir dokümanın bulunmadığı tespit edilmiştir.
   Bilgisine başvurulmak üzere ilgili kurumlarda o dönemde fiilen görevli olan personelin isim ve iletişim bilgileri kurumlarında temin edilmek istenmiştir. Ancak, kurumlarda gerek görevli personele gerekse o gün yaşanan sürece ilişkin herhangi bir tespit/kayıt/tutanak tanzim edilmediği için çoğunlukla bu bilgiye erişilememiştir. Sözkonusu personele haricen edinilen bilgiler ile ulaşılmaya çalışılmış, bir kısım kişilerin (Hacettepe Üniversitesi Hastanesi büyük acil servisindeki intörnler gibi) isim ve iletişim bilgilerine de ulaşılamamıştır.
   Merhum Cumhurbaşkanının vefatı ile ilgili iddiaların önemli bir bölümünü dile getiren Sayın Semra Özal ve T. Ahmet Özal’dan beyanlarında vereceklerini ifade ettikleri bilgi ve belgeler ile Merhum Cumhurbaşkanının ölümünün aydınlatılmasına matuf her türlü bilgi ve belgenin gönderilmesi 10.02.2011 ve 19.10.2011 tarihli yazılarımızla ayrı ayrı ikişer defa istenilmiş olmasına rağmen adı geçenlerce Kurulumuza, kamuoyuna yansıtılanlar dışında her hangi bir bilgi ve belge sunulmamıştır.
     Merhum Cumhurbaşkanının, gerek Türkiye’de gerekse yurtdışında tedavi gördüğü kurumlardaki sağlık dosyasının temininde Raporun ilgili bölümünde belirtilen güçlükler ve çok uzun süren gecikmeler yaşanmıştır. Bu nedenle Tıbbi Uzmanlar Heyeti incelemesini 15.05.2012 tarihinde tamamlayabilmiştir.
    Kurumların zaman içinde teşkilat yapılarında ve çalışma mekânlarındaki değişiklikler olması ile personel sirkülâsyonu, bazı tespitlerin yapılmasını ve iddiaların araştırılmasını güçleştirmiştir.
      Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği yıldaki teknolojik alt yapı ile bugünkü teknolojik alt yapı arasındaki gelişmişlik farkı nedeniyle günümüzde yapılabilme imkânı olan bazı araştırma ve inceleme tekniklerindan (kamera görüntüsü, iletişimin tespiti ve kaydı gibi) yararlanılamamıştır. Örneğin, 17 Nisan 1993 tarihinde yaşanan sürecin belirlenmesinde katkısı olabileceği düşüncesiyle Türk Telekom A.Ş.’den Cumhurbaşkanlığı Köşk’üne ait telefon kayıtları yazılı olarak istenmiş, sistem değişikliği nedeniyle mevcut olmadığı bildirilmiştir.
-Yapılan çalışma, Anayasanın 108. maddesinde yer alan sınırlı yetkiler nedeniyle idari araştırma ve inceleme kısıtları içerisinde yürütülmüştür.
Yapılan çalışma neticesinde ulaşılan tespit ve değerlendirmelere ilişkin açıklamalar işbu raporun ilgili bölümlerinde ayrıntılı olarak ele alınmış olup aşağıda kısaca özetlenmiştir.
1     – Merhum Turgut Özal’ın vefat ettiği dönem itibariyle Köşk’ün işleyişine ilişkin hususların aşağıdaki gibi olduğu tespit edilmiştir.
      Köşk’ün iş ve işlemleri, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Teşkilatı Görev ve Sorumlulukları Yönetmeliği ve Cumhurbaşkanını Koruma Hizmetleri Yönetmeliği çerçevesinde yürütülmektedir. Köşk’ün genel işleyişi ve hizmetlerin yürütülmesinden Genel Sekreterin birinci derecede görev, yetki ve sorumluluğunun bulunduğu, idari ve sosyal hizmetlerden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı, Başyaver ve Personel İdari Mali İşler Başkanının da bu kapsamda görev ve sorumluluklarının olduğu anlaşılmıştır.
     Başyaverliğin sorumluluğunda Merhum Cumhurbaşkanının resmi ve özel günlük faaliyetlerinin kaydedildiği ceride defterinin her gün itibariyle nöbetçi yaver tarafından tutulduğu, tutulan ceride defterinin beklenen amaca hizmet etmekten uzak olduğu, daha önce görev yapan Cumhurbaşkanları döneminde tutulan ceride defterlerindeki kayıtlar ile karşılaştırıldığında, defterin sol tarafında yer alan özel meşguliyetlere ilişkin bölümüne, hiç bir bilginin dercedilmediği, ceride defterinde Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği günün sabahı rahatsızlanması anına kadar geçen süreye ilişkin herhangi bir kaydın ve tespitin bulunmadığı görülmüştür.
    Konut’ta çalışan personelin seçiminde herhangi bir usul ve esasın belirlenmediği, Konut’ta Cumhurbaşkanı ve ailesi için hazırlanan yemeklerin kontrol edilmesine yönelik bir sistemin oluşturulmadığı, hazırlanan yemeklerden numune alınmadığı belirlenmiştir.
    Cumhurbaşkanının zatına ve ailesine sağlık hizmeti vermek üzere “özel doktorluk” müessesinin oluşturulmadığı, gerek Köşk’te gerekse Konut’ta 7 gün 24 saat esasına göre sağlık hizmetinin planlanmadığı, bu kapsamda görevlendirilmiş sağlık müdürü, doktor ve diğer sağlık personelinin bulunmadığı, mevcut doktorun da yarım gün mesai ile tüm Köşk personeline hizmet verdiği ve hafta sonu çalışma zorunluluğunun olmadığı anlaşılmıştır. Öte yandan ne Cumhurbaşkanının zatına ne de Cumhurbaşkanlığı örgütünün tümüne hizmet verecek herhangi bir tam donanımlı ambulansın bulunmadığı tespit edilmiştir.
2     – Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanarak vefat ettiği gün Çankaya Köşk’ünde görevli doktor, hemşire ve diğer sağlık personeline aynı anda bilinçli olarak izin verildiği,
Cumhurbaşkanlığı resmi doktoru Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’ya ulaşılamadığı, acil müdahalelerde kullanılmak üzere hazırlanan ilk yardım çantasının ve bunu kullanacak sağlık personelinin bulunamadığı ve bu nedenlerle rahatsızlandığı anda acil tıbbi yardım alamadığı hususlarının kamuoyunda tartışılan iddialar arasında olduğu tespit edilmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanının görev döneminde Köşk’teki sağlık hizmetlerinin organizasyonu ve işleyişi ile personelin görev, yetki ve sorumlulukları, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Teşkilatı Görev ve Sorumlulukları Yönetmeliği ile Sağlık Müdürlüğünün Görev ve Sorumlulukları Yönergesinde düzenlenmiştir. Buna göre, sağlık müdürüne Merhum Cumhurbaşkanına doğrudan sağlık hizmeti sunma mükellefiyetinin yüklenmediği, doktorun ise, görevlendirme yapılmadıkça/emir verilmedikçe bizzat Sayın Cumhurbaşkanına yönelik sağlık hizmeti sunma mükellefiyetinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca yapılan çalışma esnasında, Cumhurbaşkanının görev süresi içerisinde rahatsızlanması halinde yapılacak iş ve işlemlere yönelik herhangi bir mevzuata ya da iç düzenlemeye rastlanılmamıştır.
Cumhurbaşkanlığı Köşk’ünde 1993 yılı itibariyle tüm personele ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerine sunulan sağlık hizmetlerinin, bir hekim, bir diş hekimi, bir diş teknisyeni, bir hemşire ve bir memur-daktilograf tarafından yürütüldüğü, mevcut hekimin ise yarım gün esası ile çalıştığı anlaşılmıştır. Cumhurbaşkanlığı teşkilat düzenlemelerinde yer alan “Cumhurbaşkanlığı özel tabipliği” kadrosunun oluşturulmadığı ve Sağlık Müdürlüğü kadrosuna da 28.09.1992 tarihinden itibaren atama veya görevlendirme yapılmadığı görülmüştür.
Merhum Cumhurbaşkanının bizatihi bulunduğu makamın gereği ve sağlık öyküsü dikkate alındığında, özel tabiplik kurumunun ihdas edilmesinin zorunluluk arz ettiği değerlendirilmektedir. Ancak, teşkilat düzenlemelerinde yer almasına rağmen Cumhurbaşkanlığı Özel Tabipliği kadrosuna işlerlik kazandırılmadığı gibi Cumhurbaşkanlığı örgütü resmi doktoru olan Prof. Dr Hilmi Özkutlu’ya da bu yönde bir görev tevdi edilmemiştir.
Kamuoyunda Merhum Cumhurbaşkanının resmi doktoru olarak bilinen, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp-Damar ve İç Hastalıkları öğretim üyesi Prof. Dr. Hilmi Özkutlu ile 7. Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren döneminde 09.05.1983 tarihinde Hacettepe Üniversitesindeki asli görevi devam etmek kaydıyla yarım gün çalışma esasına dayalı hizmet sözleşmesi yapılmıştır.
Bu sözleşmede, Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’nun görevleri arasında Sayın Cumhurbaşkanının kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerine sağlık hizmeti sunmak olduğu halde, daha sonraki yıllarda yapılan sözleşmelerde bu yükümlülüğe yer verilmeyerek görev tanımlamasının kısmen daraltıldığı, Sayın Cumhurbaşkanının kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerine yönelik sağlık hizmetleri ile ilgili bir düzenlemeye yer verilmediği gibi Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’nun görev tanımının dahi yapılmadığı, ayrıca mesai saatlerinin de gösterilmediği,
Merhum Turgut ÖZAL’dan önceki Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren zamanında Prof. Dr. Hilmi Özkutlu ile yapılan ve o tarihten ayrıldığı zamana kadar devam eden hizmet sözleşmeleri ve çıkarılan kararnamelere göre çalışma saatlerinin hafta sonunu kapsamadığı anlaşılmıştır.
Bu açıklamalar çerçevesinde, 17 Nisan 1993 tarihinin Cumartesi günü olması nedeniyle Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’nun özel bir işi için Köşk dışına çıkmasının, yapılan hizmet sözleşmesi ve anılan kararname hükümlerine aykırı olmadığı tespit edilmiştir.
Öte yandan, kamuoyunda Merhum Cumhurbaşkanının özel doktoru olarak bilinen, kendisini de bu şekilde tanımlayan ve 17 Nisan 1993 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde düzenlenen tıbbi tutanağı da bu unvanla imzalayan Dr. Cengiz Aslan’ın özel tabipolarak resmi bir şekilde görevlendirilmediği anlaşılmıştır. Merhum Cumhurbaşkanına verdiği sağlık hizmeti dikkate alındığında özel tabiplik fonksiyonunu karşılayan bir görev ifa etmediği de görülmüştür. Zira İstanbul ilinde ikamet eden ve özel bir hastanede beyin cerrahı olarak görev yapan Dr. Cengiz Aslan’ın; Merhum Cumhurbaşkanının yurtdışı seyahatlerinin tamamına yakınına katılmakla birlikte, genellikle yurtiçi seyahatlerine katılmadığı, Türkiye’de bulunduğu dönemlerde 7/24 esasına göre aktif bir sağlık hizmeti vermediği, ara sıra İstanbul’dan gelmek suretiyle bir nevi sağlık danışmanlığı yaptığı, Merhum Cumhurbaşkanı ile uzun süreye dayanan tanışıklığının tesis ettiği karşılıklı güven ilişkisi ve aile dostluğu nedeniyle, Merhum Cumhurbaşkanının sağlığı ile ilgili kararların alınması/uygulanması konusunda etkin bir konumda bulunduğu, gerek kendi gerekse bilgisine başvurulan diğer kişilerin beyanlarından anlaşılmıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının sağlığından özel olarak sorumlu bir kişinin olmadığı, yakınında 7 gün 24 saat sağlık hizmeti veren personelin bulunmadığı, sağlık personelinin hafta sonu çalışma mecburiyetinin olmadığı tespit edilmiştir. Ancak, bu durumun sadece Merhum Cumhurbaşkanının görev yaptığı döneme ve vefat ettiği güne münhasır olmadığı, önceki Cumhurbaşkanı döneminde de Köşk’te böyle bir sağlık sisteminin (7/24) bulunmadığı anlaşılmıştır. Buna göre, Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği hafta sonunda (Cumartesi günü) sağlık personelinin çalışma esaslarının diğer hafta sonlarına göre bir farklılık taşımadığı,sağlık personeline çalışma mecburiyeti bulunmadığından o gün için izin verilmesinin söz konusuolmadığıdeğerlendirilmiştir.
Bütün bu hususlar göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından, Köşk’te yeterli bir sağlık sisteminin oluşturulmadığı gibi Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanması halinde kimlere haber verileceği, hangi sağlık kuruluşuna gidileceği, hangi güzergâhın takip edileceği, ilk tıbbi müdahalenin nerede, nasıl ve kimler tarafından yapılacağı, sağlık kuruluşuna intikalin ne şekilde sağlanacağı gibi hususlarda yeterli, öngörülü ve alternatifliher hangi bir süreç planlamasının yapılmadığı da görülmüştür.
Yukarıda ifade edilen tespitler çerçevesinde, gerek dönemin Genel Sekreterliğinin gerekse o dönemde Merhum Cumhurbaşkanı’nın özel doktorluğunu yaptığı ifade edilen kişilerin, Köşkün sağlık sisteminin oluşturulmasında ve uygulanmasında ciddi bir şekilde hatalı/kusurlu oldukları kanaatine varılmıştır.
3   – Acil müdahalelerde kullanılmak üzere hazırlanan ve konutta bulunduğu beyan edilen ilk yardım çantasının, Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı ilk anda kullanılamadığı/bulunamadığı iddia edilmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı esnada ilk yardım kitinin herhangi bir şekilde kullanılmış olduğuna ve/veya arandığına yönelik tespitte bulunulmamıştır. Bu itibarla Köşk’te söz konusu acil yardım kitinin bulunup bulunmadığını kesin olarak tespit etmek mümkün olamamakla birlikte, bu tespitin pratik bir faydasının olmadığı da açıktır. Çünkü söz konusu sağlık kiti mevcut olsa bile bunu kullanarak ilk müdahaleyi yapacak bir sağlık görevlisinin o gün o saatlerde Konut’ta bulunmadığı, uygulana gelen sağlık sistemine göre de bulunma ihtimalinin olmadığı tespit edilmiştir.
Sağlık öyküsü ve fiziki özellikleri bilinen ve Devletin başı konumunda olan Cumhurbaşkanının sağlık hizmetlerinin uzman bir ekip eliyle yürütülmesi asıl olmalıdır. Bununla beraber her türlü ihtimal düşünülerek, Merhum Cumhurbaşkanına yakın olarak çalışan(yaverlik personeli, koruma ve kat görevlileri gibi) kişilere acil durumlarda ilk müdahaleyiyapabilmelerini sağlamak amacıyla eğitim verilmesinin gerekliliği kuşkusuzdur. Böyle bir eğitimin verildiğine dair her hangi bir beyan ve bulguya rastlanılmamıştır. Aksine özel doktoru Cengiz Aslan’ın beyanından “Merhum Cumhurbaşkanının sağlık kitinin kullanımı ile ilgili kendisinden bilgi istediği” anlaşılmıştır. Sağlığı yakından takip edilmesi gereken Merhum Cumhurbaşkanının sağlık kitinin kullanımını merak ederken, o dönem Genel Sekreterlikte Cumhurbaşkanına sunulacak sağlık hizmetini belirleme yetki ve sorumluluğu olan ilgililerin bu durumu düşünmemeleri ve gerekli tedbirleri almamaları dikkat çekici bulunmuştur.
4      – Köşk yerleşkesi içerisinde yapımı düşünülen sağlık ünitesi ile mevcut sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi yönünde alınacak tedbirlerin, dönemin Hükümeti tarafından yeterli ödenek ayrılmaması sebebiyle gerçekleştirilemediği iddiası zaman zaman dile getirilmiştir.
Yapılan incelemede, 49. Cumhuriyet Hükümeti ile Merhum Cumhurbaşkanı arasında kamuoyuna da yansıyan bir “uyumsuzluğun” olduğu, bu hususun bütçe görüşmeleri sırasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu ve Genel Kurulunda yapılan açıklamalardan ve kamuoyuna yansıyan bilgilerden de anlaşıldığı, ancak Cumhurbaşkanlığınca teklif edilen bütçe ödeneklerinden TBMM’deki görüşmeler sırasında komuoyunda iddiada edildiği önemde bir tenkisin olmadığı,1992 yılında TBMM’ndeki görüşmeler sırasında tenkis edilen ödenek içerisinde tam donanımlı bir ambulans alımına ilişkin talebin bulunmadığı, tenkisin daha ziyade
diğer araç alımlarına ilişkin olduğu görülmüştür.
5- Merhum Cumhurbaşkanının, 1993 yılı başından vefat güne kadar gerek yurtiçi gerekse yurtdışı çalışma programlarının planlandığı şekilde aksatılmadan yürütüldüğü, ancak sözkonusu programların mevcut sağlık problemleri dikkate alınmaksızın yoğun bir şekilde hazırlandığı ve belirgin bir sağlık sorunu görülmemekle birlikte yorgunluk ve fazla kilo gibi belirtilerin ortaya çıktığı anlaşılmıştır.
6     – Merhum Cumhurbaşkanının 17 Nisan 1993 tarihinde rahatsızlanmasının sebebi olarak, “spor yaptığı sırada/sabah jimnastiği sırasında rahatsızlandığı”, “yatakta rahatsızlandığı”, “yataktan kalkarken rahatsızlandığı”, “yürürken rahatsızlanarak aniden düştüğü” şeklinde kamuoyunda farklı açıklamaların ve bunun üzerine inşa edilen çeşitli ölüm sebeplerine ilişkin iddiaların/yorumların yer aldığı görülmüştür.
Merhum Cumhurbaşkanının spor yaparken rahatsızlandığı yönünde vefatını izleyen günlerde aileye atfen medyada haber ve yorumların yer alması, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün internet sitesinde sabah jimnastiğini yaparken rahatsızlandığı bilgisinin bulunması, vefat ettiği gün kamuoyuna yapılan açıklamalarda spor yaparken rahatsızlandığının belirtilmesi, daha sonra yazılı ve görsel medyada bu yönde beyan ve açıklamaların bulunması, bu beyan ve açıklamaların aile veya yakınları tarafından düzeltildiği yönünde herhangi bir bilgi ve belgeye ulaşılamaması, Cumhurbaşkanlığı Basın Sözcüsü G. Kaya Toperi’nin 17 Nisan 1993 tarihinde TRT televizyonunda yayımlanan açıklamasında, Merhum Cumhurbaşkanının sabah yatakta rahatsızlandığının belirtilmesi, Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinden 17 Nisan 1993 saat 13.28’de dağıtımı yapılan Anadolu Ajansı kaynaklı haberde G. Kaya Toperi’ye atfen Merhum Cumhurbaşkanının sabah yataktan kalkarken rahatsızlandığının ifade edilmesi, 2000’li yılların başından itibaren özellikle son yıllarda Sayın Semra Özal tarafından “ısrarlı” bir şekilde vefat ettiği gün spor yapmadığı, yürürken aniden düştüğü yönünde açıklamaların yapılması, Merhum Cumhurbaşkanının o sabah nasıl rahatsızlandığının tespiti hususunda ciddi tereddütlerin oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu anlatımlardan, 17 Nisan 1993 tarihinde Merhum Turgut ÖZAL’ın spor yapıp yapmadığı ile neden ve nasıl rahatsızlandığı kesin olarak ortaya konulamamaktadır.
Merhum Cumhurbaşkanının nasıl rahatsızlandığı hususunun bilinmesi, raporun ilgili bölümlerinde daha ayrıntılı olarak irdelendiği üzere, gerek o gün yaşananların anlamlandırılmasında, gerekse ölüm sebebinin belirlenmesinde önem arz etmektedir. Çünkü Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde tanzim edilen tıbbi tutanak ve ölüm raporunda imzaları bulunan doktorların tamamının ortak beyanı, Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin “koroner arter ve kardiyak arrest” olarak belirlenmesinde diğer etkenlerin yanında kendilerine Merhumun spor yaparken rahatsızlandığı bilgisinin verilmesinin etkili olduğu şeklindedir. Bu nedenle o gün sabah konutta yaşananların doğru olarak ortaya konulması; Merhumun ölüm sebebinin değerlendirilmesi, buna bağlı olarak ölüm günü itibariyle, otopsi yapılmamasına ilişkin uygulamanın yerindeliğinin/doğruluğunun belirlenmesi açısından da ehemmiyet taşımaktadır.
Öte yandan, alınan beyanlardan/kamuoyuna yansıyan açıklamalardan, Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği sabah konutta yaşananlar net olarak ortaya konulamamakla birlikte, yaşanan sürece ilişkin;
   Merhum Cumhurbaşkanının sabah saatlerinde rahatsızlandığı, bu rahatsızlıktan Sayın Semra Özal’ın ve garsonlardan Nesrin Fidan’ın (Blackwood) bilgisinin olduğu,
      İstanbul’da olduğu anlaşılan özel doktoru Cengiz Aslan’a telefon ile ulaşıldığı, Cumhurbaşkanlığı resmi doktoru Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’ya ulaşılmaya çalışıldığı, GATA Komutanlığı telefon ile aranarak Köşk’e doktor istendiği,
   Köşk üst kat personeli, yakın korumalar ve nöbetçi yaverliğe haber verildiği, bu kişiler tarafından Köşk üst kat çıkışından kayıtlarda ambulans olarak görünen araca Merhumun taşındığı ve hastaneye hareket edildiği
kanaati edinilmiştir. Ancak, yaşanan bu sürecin hangi zaman aralığında, hangi saatlerde ve hangi sıralama ile olduğu hususunda tespitte bulunmak mümkün olamamıştır. Zira, alınan beyanlarda birbiriyle çelişen ifadeler ortaya çıkmıştır.
Köşk’te 16-17 Nisan 1993 tarihlerinde yaşananlara ilişkin beyanlarda geçen aşağıdaki hususlar;
     Sayın Semra Özal’ın, Merhum Cumhurbaşkanının 16 Nisan akşamı Köşk’te yemek yemediğini beyan etmesine karşılık, garson Ayhan Yahyalı’nın akşam yemeğinin menüsünü verecek şekilde yemek yediğini belirtmesi,
    Sayın Semra Özal’ın Merhumla birlikte saat 24.00 sıralarında istirahata çekildiklerini söylediği halde garson Mustafa Arslan’ın saat 03.30-04.00 sıralarında Merhum Cumhurbaşkanının halen bilgisayarında çalıştığını beyan etmesi,
    Prof. Dr. Hilmi Özkutlu ve eşi Prof. Dr. Süheyla Özkutlu’nun Sayın Semra Özal’ın 16 Nisan 1993 Cuma gecesi saat 23.30-24.00 sıralarında tansiyon yükselmesi şikayetiyle rahatsızlandığını ve müdahale ettiklerini belirtmelerine rağmen, Semra Özal’ın böyle bir olayı hatırlamadığını hatta Prof. Dr. Süheyla Özkutlu’yu hiç görmediğini ve tanımadığını ifade etmesi,
      GATA nöbetçi subayı Dr. Mustafa Sarsılmaz’ın, 17 Nisan 1993 tarihinde nöbeti devraldığı saat 09.00 sıralarında GATA Komutanı Prof. Dr. Ömer Yılmaz Şarlak veya emir subayının Merhum Cumhurbaşkanının sağlık kontrolü yaptırmak amacıyla GATA’ya geleceğini kendisine söylemesine karşılık, Prof. Dr. Ömer Yılmaz Şarlak ve emir subayının beyanlarında bu hususu teyit etmemesi,
   Prof. Dr. Süheyla Özkutlu’nun sabah saat 09.15’te Köşk santralinden aranarak eşi Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’nun sorulduğunu beyan etmesi, GATA Komutanı Prof. Dr. Ömer Yılmaz Şarlak’ın saat 10.00 civarında GATA’nın aranarak Köşke doktor istenildiğini ifade etmesi, beyanına başvurulan yakın koruma, garson ve diğer köşk çalışanlarının önemli bir kısmının Merhum Cumhurbaşkanının saat 10.00 sıralarında rahatsızlandığını belirtmesi, Nöbetçi Yaveri Remzi Karaca’nın Merhum Cumhurbaşkanının saat 10.30 sıralarında rahatsızlandığı ve saat 10.50 de hastaneye hareket ettiklerini beyan etmesi, yaverlikçe tutulan ceride de hastaneye hareket saatinin 11.00 olarak yazılması, Merhum Cumhurbaşkanının özel doktoru olarak bilinen Cengiz Aslan’ın kendisinin Sayın Semra Özal tarafından aranma saatini 10.30 olarak beyan etmesi,
       Merhum Cumhurbaşkanının sabah ne şekilde rahatsızlandığına ilişkin farklı açıklamaların (spor yaparken/spor sonrası/aniden düşme/yatakta/yataktan kalkarken) yapılması,
    Merhum Cumhurbaşkanını ilk gören kişinin kim olduğu ile hangi halde ve nerede gördüğüne ilişkin farklı beyanların bulunması,
   16 Nisan akşamı ve 17 Nisan 1993 sabahı Köşk’te kimlerin bulunduğuna ilişkin değişik beyanların olması,
     Mustafa Arslan ve Sadiye Kürsülü’nün Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı saatte Köşk’te olmadıklarını beyan etmelerine rağmen bu kişilerin o saatte Köşk’te olduklarını beyan eden birden fazla kişinin bulunması,
     Merhum Cumhurbaşkanının 17 Nisan 1993 tarihinde rahatsızlandığı yerin (yatak odası/spor odası şeklinde) farklı ifade edilmesi,
   Sayın Semra Özal beyanlarında, Merhum Cumhurbaşkanının araca/ambulansa sedyesiz koluna girilerek taşındığını ifade etmesine rağmen, alınan beyanların önemli bir kısmında Köşk alt katta bulunan sedye ile araca/ambulansa götürüldüğünün belirtilmesi,
      Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı ilk anda kendisine müdahale yapılıp yapılmadığı yönünde farklı beyanların bulunması,
     Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanmasından hemen sonra bu süreci yaşayan görgü tanıklarından bazılarının Köşk’te iken öldüğü yönünde beyanda bulunmasına karşın, bir kısım beyan sahibinin ise henüz yaşam belirtilerinin sona ermediği yönünde ifadelerinin olması,
   Sayın Semra Özal 17 Nisan 1993 Cumartesi günü İstanbul’a gideceklerini belirtmesine rağmen, Merhum Cumhurbaşkanının dağıtılan günlük programında İstanbul seyahatinin 18 Nisan 1993 Pazar günü olarak görünmesi
birlikte değerlendirildiğinde;
   16 Nisan 1993 gecesi yaşananların,
   17 Nisan 1993 sabahı Merhum Cumhurbaşkanının güne başlaması ile araca/ambulansa konulması arasında yaşanan sürecin zaman aralığının,
   Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı saatin,
   Rahatsızlanma sonrası ilk kimin tarafından görüldüğünün,
   Sabah birden fazla rahatsızlık geçirip geçirmediğinin,
   Köşkte kendisine müdahale edilip edilmediğinin,
   Rahatsızlanma sebebi ve şeklinin,
   Rahatsızlandığı yer ve bulunduğu konumun,
   Kimlere ne zaman haber verildiğinin,
  Ambulansa ne şekilde götürüldüğünün,
   17 Nisan 1993 tarihine ilişkin günlük programının
kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olamamıştır.
Bu nedenle, 17 Nisan 1993 Cumartesi sabahı Köşkte yaşanan olaylar açık olarak ortaya konulamamakta ve yaşanan sürecin hangi aşamaları/sırayı içerdiği tespit edilememektedir.
7    – Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği gün Köşk’te tam donanımlı bir ambulansın bulunmadığı; donanımlı ambulansın aküsü bittiği için kullanılamadığı; hastaneye eski model bir araçla götürüldüğü; ambulans şoförünün izinli olduğu yönünde iddialar kamuoyunda yer almıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği gün Hastaneye götürülmesinde kullanılan aracın; 1970 model, 06 AS 136 plakalı, Mercedes marka, 230 tip, siyah renkli ve kayıtlarda cinsinin resmi ambulans olarak tescil edildiği görülmüştür. Görüleceği üzere tartışma konusu olan ambulans, ölümün gerçekleştiği tarihte 23 yaşını doldurmuş bulunmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin talebi üzerine, ekonomik ömrünü dolduran araç Ankara Tasfiye İşletmeleri Müdürlüğü tarafından 16.09.1999 tarihinde yapılan açık ihale sonucunda satılmıştır. Aracın kolleksiyoner olan sahibine ulaşılarak yerinde yapılan tespitte, araç içerisinde tıbbi donanımın bulunmadığı, sadece basit, eğimli bir sedyenin bulunduğu, şoför mahalli ile arka bölüm arasında açılıp kapanabilen sürgülü bir camın olduğu, arka bölümde sadece bir kişinin oturabileceği sabit koltuğun bulunduğu, aracın koldan vitesli mekanizmaya sahip olduğu görülmüştür.
Aracın, koldan düz vitesli olması, sürekli bir şoförün tahsis edilmemesi, ihtiyaç duyulduğunda nöbetçi şoförlerden birinin görevlendirilmesi, çok sık kullanılmaması, eski model olması, sevk ve idaresinde güçlük yaşandığı kanaatini uyandırmaktadır.
Kayıtların incelenmesinden; Merhum Cumhurbaşkanının hastaneye götürülmesinde kullanılan 06 AS 136 plakalı araç dışında başkaca bir ambulansın bulunmadığı anlaşılmıştır. Sayın Cumhurbaşkanının geçirdiği ameliyatlar ve genel sağlık durumu göz önüne alındığında
özel donanımlı bir ambulansın Köşk’te bulunmasının gerekliliği aşikârdır.
Tıbbi Uzmanlar Heyeti raporunda söz konusu araca ilişkin; “Merhum Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı Köşk’ünden Hacettepe Üniversitesi Hastanesine götürülmesinde kullanılan ve kayıtlarda “ambulans” olarak geçen aracın içinde bir sedyeden başka hiçbir ilk yardım malzemesi ve ilaç bulunmadığı, hastaya müdahale edecek hekim veya sağlık çalışanının ayakta durabileceği kadar tavan yüksekliği olmadığı, bu nedenle ambulans olarak nitelendirilemeyeceği, hayati tehlikesi olmayan ve sadece yürüme problemi olan, örneğin “fizik tedavi” gereken, hastaların taşınmasına uygun olduğu”şeklinde değerlendirme yapmıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının döneminde Köşk’te yedi gün yirmi dört saat hizmet verecek şekilde sürekli bekleyen tam donanımlı bir ambulansın bulunmadığı anlaşılmakla birlikte, bu durumun sadece Merhum Cumhurbaşkanının döneminde değil, önceki Cumhurbaşkanı döneminde de aynı olduğu bilgisine ulaşılmıştır. Buna göre, tam donanımlı bir ambulansın aküsünün bittiği iddiasının da doğru olmadığı anlaşılmıştır.
Ayrıca, ihtiyaç halinde Garaj ve Ulaştırma Amirliğinde müsait şoförlerden her hangi birinin ambulansı kullanmak üzere görevlendirildiği, ambulans için özel bir şoför görevlendirilmesi şeklinde sabit bir uygulamanın bulunmadığı da dikkate alındığında, ambulans şoförünün o gün izinli olduğu yönündeki iddia da gerçeği yansıtmamaktadır.
Söz konusu araç kayıtlarda her ne kadar ambulans olarak görülmekle birlikte, aracın eski model, bir adet sedyesi dışında tıbbi açıdan yeterli donanıma sahip olmayan, acil durumlarda bir ambulanstan beklenilen fonksiyonu ifa etme kabiliyeti bulunmayan, Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlığına yönelik bir müdahalenin yapılmasına imkân verecek boyutta (dar ve basık) ve donanımda olmayan, hayati tehlikesi bulunmayan ve sadece yürüme problemi olan hastaların taşınması için kullanılabilecek bir hasta nakil aracı olduğu anlaşılmıştır.
8       – Sağlık eski Bakanı Halil Şıvgın’ın Bakanlığı döneminde Cumhurbaşkanının kullanımına tahsis edildiği belirtilen tam donanımlı bir ambulansın 1991 yılında kurulan yeni Hükümet (49. Hükümet) zamanında geri çekildiği iddia edilmiştir.
Sağlık Bakanlığı İMİD Başkanlığının 14.03.2011 tarih ve 3926 sayılı yazısında; Bakanlık İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı bünyesinde oluşturulan komisyon tarafından yapılan araştırma sonucunda, Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğünce Cumhurbaşkanlığı Köşk’üne bir adet Fiat Ducato marka ambulansın tahsis edildiğinin anılan Başkanlıkta çalışan personelin beyanlarında ifade edildiği, ancak tahsis kararı, tahsis kararının kaldırılması ve ambulansın nasıl geri alındığına dair Bakanlıklarında herhangi bir belgenin bulunmadığı, ambulansın ne zaman ve neden geri gönderildiği konusunda bir bilgiye de ulaşılamadığı belirtilmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği İMİB’nin 10.03.2011 tarih ve 60 sayılı yazısında; Sayın Halil ŞIVGIN’ın Sağlık Bakanlığı döneminde Merhum Sayın Turgut ÖZAL’ın hizmetlerinde kullanılmak üzere tam donanımlı bir ambulansın Cumhurbaşkanlığı Köşküne tahsis edildiğine dair herhangi bir belge veya teslim tutanağının bulunmadığı şeklinde cevap verilmiştir.
Bunun yanında, inceleme ve araştırma kapsamında bilgilerine başvurulan Köşk personeli, Sağlık Bakanlığı tarafından Cumhurbaşkanının kullanımına tahsis edilen tam donanımlı bir ambulansın Köşk’te bulunduğuna dair bir bilgileri olmadığını, ayrıca Köşk içindeböyle bir ambulansı hiç görmediklerini beyan etmişlerdir.
Sonuç olarak, iddia edildiği gibi tam donanımlı bir ambulansın Köşk’e tahsis edilip edilmediği ve tahsis edildi ise hangi esaslarla çalıştığı, ne şekilde ve ne zaman geri alındığı konusunda net bir bilgiye ulaşılması mümkün olamamıştır. Öte yandan, tartışma konusu olan ambulansın doğrudan Cumhurbaşkanın zatına yönelik hizmette kullanıldığına ilişkin herhangi bir delile ve beyana ulaşılmamıştır. Diğer taraftan, Merhum Cumhurbaşkanının görev yaptığı dönemde de önceki Cumhurbaşkanı döneminde olduğu üzere, Köşk çıkışında İl Sağlık Müdürlüğüne ait bir ambulansın konvoya eşlik etmesi şeklinde uygulama yapıldığı anlaşılmıştır. Bu itibarla, Sağlık Bakanlığınca tahsis edildiği belirtilen ancak kayıtlarda tahsisine ilişkin herhangi bir belge bulunmayan sözkonusu ambulansın da İl Sağlık Müdürlüğünün sevk ve idaresinde yukarıdaki şekliyle görev ifa etmiş olabileceği değerlendirilmiştir.
9      – Köşk yerleşkesi içinde yer alan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığı bünyesinde bulunan sağlık ünitesi, personeli ve ambulansından Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı sırada gerekli tıbbi müdahalenin ve hastaneye naklin daha hızlı bir şekilde yapılabileceği anlaşılmakla birlikte, sözkonusu birimden yararlanılması için herhangi bir planlama yapılmamış olması, rahatsızlığın ciddiyetinin ve aciliyetinin yeterince kavranamamış olması ve öncelikle GATA’ya haber verilmiş olmasından dolayı bu hizmetin temin edilemediği izlenimi edinilmiştir.
10    – Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın rahatsızlanması üzerine GATA’ya gitmek için Köşk’ten hareket edildiği, ancak yolda Hacettepe Üniversitesi Hastanesine dönüldüğü, Hacettepe Üniversitesi Hastanesine bilgi verilmediği, hastaneye götürülmesi sürecinde yolda gecikildiği iddiaları kamuoyunda yer almıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanması üzerine;
  Köşk’ün konut kısmına gelen Başyaver ve nöbetçi yaver ile koruma polislerinin duruma nezaret ettiği ve Köşk kayıtlarında ambulans olarak görünen araç ile GATA’ya hareket edildiği,
    Merhum Cumhurbaşkanının bulunduğu araçta Şoför Ali Ören, aracın ön bölümünde Başyaver Kur. Alb. Aslan Güner, arka bölümünde Ekip Amiri Başkomiser Turan İnanç ile koruma polisi Turgay Açıkgöz’ün bulunduğu, araca koruma ekiplerinin refakat ettiği, trafik ekibinin ise konvoya eskortluk yaptığı,
     Hastaneye seyir halindeyken Kızılay/Sıhhiye civarında Başyaver Kur. Alb. Aslan
Güner’in talimatı -yoldaki trafik yoğunluğu gerekçesiyle- doğrultusunda Hacettepe Üniversitesi Hastanesine dönüldüğü,
   Hacettepe Üniversitesi Hastanesine “çocuk acilden” girilmesi sebebiyle hastane içinden dolaşılarak “büyük acile” giriş yapıldığı,
    Hacettepe Üniversitesi Hastanesine Merhum Cumhurbaşkanının geliş nedeni ile ilgili bir bilgi verilmediği için hastanede herhangi bir hazırlığın yapılmadığı, geldiğinin öğrenilmesi anında da Cumhurbaşkanının “denetim amaçlı” veya “ziyaret amaçlı” olarak hastaneye gelmiş olabileceği yönünde genel bir kanaatin olduğu
anlaşılmıştır.
GATA’ya giderken Hacettepe Üniversitesi Hastanesine dönülmesi;
  Tıbbi tutanakta “durumun aciliyeti”,
  Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yapılan basın bildirisinde, “durumun vahameti”,
         Nöbetçi Yaver tarafından tutulan ceridede “ulaşımın kısalığı ve Sayın Cumhurbaşkanımızın durumu”
  Bilgisine başvurulan kişilerin bir kısmının beyanlarında “trafiğin yoğunluğu”
şeklinde gösterilmek suretiyle birden fazla etkene yer verildiği anlaşılmıştır.
Ayrıca, 17.04.1993 tarihinde Osman Yetkin’in ambulans tamiri için görevlendirilmesinden, Hacettepe Üniversitesi Hastanesine dönüş sebepleri arasında “ambulansın arızalanmasının” da yer alabileceği kanaati edinilmiştir.
Tıbbi Uzmanlar Heyeti, “Merhum Cumhurbaşkanına, gerek Köşk’te gerekse hastaneye götürülmesi sürecinde herhangi bir tıbbi müdahale yapıldığına ilişkin yeterli beyanın ve tıbbi dokümanın bulunmadığı, bu kısıtlı kayıtlardan dolayı Merhum Turgut Özal’ın ölüm zamanı ve şekli ile ilgili değerlendirme yapılamadığı, Köşk’teki olayın olduğu andan hastaneye girişine kadar geçen süredeki saniyeler ve dakikalar hayati önem arz ettiğinden, yolun makul sürede alındığı kabul edilse dahi ilk yardım için gerekli sürenin aşıldığı, daha yakın bir hastanenin tercih edilmemesinin kişinin verilecek tıbbi bakıma yanıtını etkileyecek önemli bir dezavantaj olduğu”şeklinde değerlendirmede bulunmuştur.
İnceleme neticesinde;
      Yol güzergâhının değiştirilmesinde öne sürülen, “Cumhurbaşkanının durumunun aciliyeti-vahameti”, “yoldaki trafik yoğunluğu”, “en yakın hastaneye ulaşma düşüncesi” ve “aracın arızalanması” etkenlerinden hangisinin/hangilerinin esas belirleyici etken olduğu yönünde kesin bir kanaate ulaşılamamıştır.
   Merhum Cumhurbaşkanını hastaneye götüren aracın garajdan çıkış saatinin Garaj Kayıt Defterinde 10.45 olarak yazılması, nöbetçi yaver tarafından düzenlenen Nöbet Kayıt Defterinde (ceride) aracın çağrılma saatinin 10.55 olarak belirtilmesi, bilgisine başvurulan Köşk personeli tarafından aracın GATA’ya hareket saatinin 10.00 ilâ 11.00 aralığında farklı saatler olarak ifade edilmesi; Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde açılan hasta dosyasındaki belgelerde Merhumun hastaneye giriş saatinin 11.15 olarak kaydedilmesi, nöbetçi yaver tarafından düzenlenen ceridede bu saatin 11.20 olarak yazılması, hastanede yapılan kan gazı tetkikinin çıktısında kayıtlı olan saatin ise 10.50 olması, bilgisine başvurulan kişiler tarafından Hacettepe Üniversitesi Hastanesine varış zamanının 10.17 ilâ 11.15 arasında farklı saatler olarak beyan edilmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanması üzerine Köşk’ten GATA’ya hareket ve Hacettepe Üniversitesi Hastanesine varış saatlerinin kesin olarak tespit edilmesi mümkün olamamıştır.
   Sayın Cumhurbaşkanının içinde bulunduğu ambulansın Köşk’ten hareket ettiği saat ile Hacettepe Üniversitesi Hastanesine vardığı saat ve takip edilen yol güzergâhı ile intikal sırasında yolun trafiğe açık bulundurulması yönünde alınan tedbirler (telsiz ile yapılan bağlantı sonucu trafik eskortunun konvoya dahil olarak yolu açması) dikkate alındığında ve konuyla ilgili beyanlar değerlendirildiğinde, Köşk’ten çıkışla Hacettepe Üniversitesi Hastanesine varışın “makul bir sürede” sağlandığı, bu veriler ışığında Sayın Cumhurbaşkanının şehrin içerisinde dolaştırılmadığı ve bir zaman kaybının da söz konusu olmadığı, yol makul sürede alınsa dahi ilk yardım için gerekli sürenin aşıldığı değerlendirilmiştir.
   Hacettepe Üniversitesi Hastanesine çocuk acilden girilmesi sebebiyle hastane içinden dolaşılarak büyük acile gelinme sürecinin ise, çok kısa bir zaman kaybına sebebiyet verdiği kanaati edinilmiştir.
    Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesine getiriliş nedeni ve sağlık durumu ile ilgili hastaneye yeterli bilginin verilmediği ve herhangi bir hazırlığın yapılmadığı, ancak bu durumun acil serviste o gün görevli olan doktor ve diğer sağlık personelinin müdahalesinde bir gecikmeye mahal vermediği anlaşılmıştır.
11    – Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın hastaneye getirildiğinde ölü mü/sağ mı olduğu yönünde tereddütlerin muhtelif zamanlarda dile getirildiği görülmektedir.
Merhum Cumhurbaşkanını Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde ilk karşılayan ve hastanenin büyük acil servisinde kapı nöbetçisi olarak görev yapan Dr. Aysel Paşaoğlu 27.07.2011 tarihli beyanında, “(…) Benim kanaatim hastaneye ölü olarak geldiği ve bütün müdahalelere rağmen geri döndürülmediğiyönündeydi. Benim gördüğümde hiçbir canlılık emaresi yoktu. Nabız ve tansiyon alınamıyordu. Göz pupilleri dilate olmuştu. El ve ayaklarda morarmabaşlamıştı, idrarını da kaçırmıştı. Benim gözlemime göre hastaneye getirildiğinde en az 20-30 dakika önce ölmüştü, veriler bu durumu gösteriyordu.Ben gördüğümde rahmetliye ne Köşk’te ne de ambulansta hiçbir müdahale yapılmamıştı. Ambulansta hiçbir donanım yoktu”şeklinde gözlemini aktarmıştır.
Hacettepe Üniversitesi Hastanesi büyük acil servisinde ilk müdahaleyi yapan kıdemli dahiliye asistanı Dr. Mustafa Kadri Altundağ tarafından iç hastalıkları notu başlığı altında düzenlenen doktor gözlem formunda, Merhum Cumhurbaşkanının durumu, “Saat 11.15 te HÜTF büyük acil polikliniğine gelen Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın ilk muayenesinde, tansiyonu alınmıyordu. Nabzı alınmıyordu. Solunumu yoktu. Pupiller fixed dilateydi.(…)” şeklinde tanımlanmıştır.
Dr. Mustafa Kadri Altundağ 25.05.2011 tarihli beyanında ise; “(…) Ben ve diğer doktor arkadaşlar ile yardımcı sağlık personeli Sn. Cumhurbaşkanını karşıladık. Ambulansta yanında kimler vardı tam olarak hatırlayamıyorum. Aracın önünde şoför ve bir kişi vardı, ancak bu kişinin kim olduğunu hatırlamıyorum. Ambulansın sedyesini çıkartmakta bayağı zorlandık. Rahmetli sedyede yatıyordu, vücudunun baş kısmının bulunduğu sedyenin arka kısmı 30-45 derecelik bir açıyla nispeten dik duruyordu. Rahmetlinin başı yana doğru kaymıştı. Benim ilk gördüğümde bilinci yoktu ve solunumu durmuştu. Ayrıca tansiyonunu ve nabzını alamadık. Muhtemelen kalbi ve solunumu önceden durmuştu. Rahmetlinin bu haline halk dilindeki tanımlama ile ölü diyebiliriz, ancak o anki bulgulara baktığımızda tıbbi anlamda öldüğünü söyleyemeyiz.(…)”şeklinde tespitlerini paylaşmıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının vefatından sonra, Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde düzenlenen Tıbbi Tutanakta; “(…) Hacettepe Üniversitesi Hastanesi acil servisine saat 11.15. de girilmiştir. Burada yapılan tetkikte pupillerin genişlediği, nabız ve solunumun durduğu, kan basıncının alınamadığı tespit edilmiştir.(…)”şeklinde açıklamaya yer verilmiştir.
17 Nisan 1993 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde acil servis kapı nöbetçisi olarak görev yapan Dr. Aysel Paşaoğlu, dâhiliye kıdemli asistanı Dr. M. Kadri Altundağ ve acil serviste müdahaleye katılan diğer doktor ve sağlık personelinin beyanları ile doktor gözlem formu ve tıbbi tutanakta yer alan bilgilerden, Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın hastaneye getirildiğinde tıbbi olarak öldüğü yönünde bir belirleme yapılamamakla birlikte: solunum aktivitesinin ve kalp ritminin bulunmadığı, göz bebeklerinin büyümüş olduğu (fixed dilate), nabzının atmadığı ve tansiyonunun alınmadığı hususlarının tespit edildiğianlaşılmıştır.
Tıbbi Uzmanlar Heyeti de Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesi getirildiğindeki durumuna ilişkin, “Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Hastanesine kabulünde yapılan ilk tıbbi muayenelerde kalp aktivitesinin, spontan solunumunun ve tansiyonun yokluğu ile pupillerin fiks ve dilate olmasının adli tıp pratiğinde hukuken somatik ölüm olarak kabul edilebileceği” sonuç ve kanaatine varmıştır. Halk dilinde ölüm olarak kabul edilen somatik ölüm durumu aynı Raporda “insan vücudundaki üç ana sistemden, dolaşım ve solunum sistemlerinin yapay destek almaksızın çalışmaması ve santral sinir sistemi fonksiyonlarının durması” şeklinde tanımlanmıştır.
12   – Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’a Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde asistan ağırlıklı bir kadro ile ilk müdahalenin yapıldığı, uzman hekimlerin sürece daha sonra dâhil olduğu gibi yapılan tıbbi müdahalelere ilişkin bazı iddiaların kamuoyuna yansıdığı görülmüştür.
17 Nisan 1993 tarihinde kıdemli dahiliye asistanı sıfatıyla Merhum Cumhurbaşkanına ilk müdahaleyi yapan Dr. Mustafa Kadri Altundağ tarafından iç hastalıkları notu başlığı altında düzenlenen doktor gözlem formunda, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi büyük acil servisinde yapılan işlemler, “Saat 11.15’te HÜTF büyük acil polikliniğine gelen Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın ilk muayenesinde, tansiyonu alınmıyordu. Nabzı alınmıyordu. Solunumu yoktu. Pupiller fixed dilateydi. Hasta resusitasyon odasına alındı ve derhal entübe edildi, mayi yolu açıldı. Eksternal kardiak masaja başlandı. Monitorize edildi. Kardiak elektrik aktivitesi yoktu. Düz çiziyordu. Adrenalin, Bikarbonat, Atropin ve Kalsiyum yapıldı. Hasta suni teneffüs ve eksternal kardiak masaj eşliğinde Kalp-Damar Cerrahisi yoğun bakım ünitesi’ne nakledildi. (Yoğun bakım ünitesine alınmadan iki kez defibrille edildi.)”şeklinde belirtilmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanına ait hasta dosyası içerisinde bulunan, Kalp-Damar Cerrahisi yoğun bakım ünitesinde Merhum Cumhurbaşkanına yapılan işlemlere ise Dr. Erhan Atahan (Çekiç) tarafından düzenlenen doktor gözlem formunda yer verilmiştir.
17 Nisan 1993 tarihli Tıbbi Tutanakta, Merhum Cumhurbaşkanına Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yapılan tıbbi müdahale ile ilgili işlemler; “(…) Hacettepe Üniversitesi Hastanesi acil servisine saat 11.15. de girilmiştir. Burada yapılan tetkikte pupillerin genişlediği, nabız ve solunumun durduğu, kan basıncının alınamadığı tespit edilmiştir. Uzman doktorlar hemen kalp masajına tıbbi tedaviye başlamışlar, bu amaçla bacak toplardamarına katater ve akciğere de tüp koymuşlardır. Bu girişimler devam ederken Sayın Cumhurbaşkanımız suretle Kalp-Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesine nakledilmiş ve kalp cerrahları, kardiyologlar, nörologlar ve anesteziyologlardan oluşan bir konsültasyon ekibinin derhal sürekli kontrol ve tedavisine alınmıştır. Bu girişimlere ilaveten hemen geçici kalp pili takılmış, aynı anda intraaortik balon pompasına bağlanmıştır. Bütün bu girişimlere rağmen Sayın Cumhurbaşkanımızın durumu ciddiyetini korumuş ve hayati fonksiyonlarında hiçbir gelişme ve geriye dönüş gözlenmemiştir.” şeklinde gösterilmiştir.
Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi ve Kalp-Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesinde yapılan müdahaleleri içeren iç hastalıkları notu, doktor gözlem formu ile müdahaleye katılan kişilerin beyanları dikkate alındığında; Merhum Cumhurbaşkanına, büyük acil ile diğer ilgili servislerde o gün görevli (nöbetçi) olan asistan doktorlar (tıp fakültesi mezunu olup sahasında uzmanlık eğitimi alan) tarafından acil servis yeniden canlandırma odasında müdahale edildiği, Genel Cerrahi ABD öğretim üyesi ve bir süre acil servis sorumlusu olarak görev yapan Doç. Dr. Arif Özdemir’in de acil servisteki müdahaleye katılarak bu süreci yönettiği, tıbbi tutanak ile ölüm raporunda isim ve imzası bulunan öğretim üyelerinin ise olay tarihinin hafta sonu olması nedeniyle kendilerine haber verilmesi üzerine hastaneye gelerek yoğun bakım servisindeki müdahaleye katıldıkları anlaşılmaktadır.
Merhum Cumhurbaşkanına Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yapılan müdahale sürecine ilişkin Tıbbi Uzmanlar Heyetinin tespit ve değerlendirmelerine ise aşağıda yer verilmiştir.
“Hacettepe Üniversitesi Hastanesi büyük acil servisine Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın kabulünde kalbin elektriksel aktivitesinin olup olmadığına dair görsel ve/veya yazılı belge olmayıp hastayı değerlendiren hekimin notunda monitörde kardiyak aktivitenin olmadığı, düz çizginin görüldüğü ifade edilmektedir. Bunun üzerine Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın resusitasyon odasına alınarak entübe edilip eksternal kardiyak masaja başlandığı, resusitasyon amacıyla verilen farmakolojik tedavi, suni teneffüs ve eksternal kardiyak masaj eşliğinde kalp damar cerrahisi yoğun bakım ünitesine nakledildiği, bu süreçte Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın iki kez defibrile edilmiş olduğu anlaşılmıştır.
Kalp damar cerrahisi yoğun bakım ünitesine kabul edilen Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın mevcut tablosunda değişiklik olmaması üzerine eksternal kardiyak masaja sürekli devam edilip adrenalin, lidokain, bikarbonat, kalsiyum, atropin ve deksametazon (dekort) içerecek şekilde ilaçlarla resusitasyonun sürdürülmeye çalışıldığı, ardından arteriyal ve venöz monitorizasyon ve femoral arter yoluyla da intraaortik balon pompası konularak Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın hemodinamik olarak daha yakın takip edilmeye ve desteklenmeye çalışıldığı, takiben sağ juguler ven yoluyla sağ ventriküler geçici pacemaker elektrodu yerleştirilerek kardiyak pacing uygulandığı, pace spike’larının gözlenmesine rağmen ventrikül cevabı alınamadığı, hemen dopamin infüzyonuna başlanıp iki adet haemaccel uygulandığı, hastanın tüm bu tıbbi çabalara rağmen klinik, muayene ve laboratuvar bulgularında anlamlı herhangi bir düzelme olmaması üzerine 14:30’da eks olarak kabul edildiği belirtilmiştir.
Hasta dosyası incelendiğinde, ALT, AST, LDH, Na, glukoz, kreatinin, CK ve fosfor düzeylerinin normalden daha yüksek olduğu, protein ve albümin değerlerinin aşırı düşük olduğu, klor değerlerinin, tetkiklerden birinde normalden yüksek, diğer iki tetkikte ise normalden düşük olduğu görülmüştür.
Dr. Erhan Çekiç tarafından düzenlenen kalp damar cerrahisi yoğun bakım ünitesindeki tıbbi kayıtta, “… saat 12:30 dan itibaren endotrakeal tüpten kan geliyordu. Endotrakeal tüpünden sekresyon kanlı geliyordu, devamlı aspire ediyordu. Çekilen akciğer grafisinde herhangi bir patoloji tespit edilmedi. …” kaydı düşülmesine rağmen bahsi geçen akciğer grafisinin hasta dosyasında bulunmaması sebebiyle tıbbi dokümanda geçen bilginin teyidini yapmak mümkün olamamıştır.
Merhum Turgut Özal’la ilgili tıbbi kayıtlarda ve beyanlarda “digoksin” kullandığına dair bir bilgi olmamasına rağmen o dönemdeki Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Klinik Patoloji Laboratuvarı şefi Dr. Cumhur Özkuyumcu beyanında, kendisine digoksin düzeyi ölçülmesi için gönderilen kanın hemolizli olduğu, sonuç alınamadığı, bununla birlikte digoksin düzeyinin çok yüksek değerlerde olduğu için cihaz tarafından okunamadığı bilgisini aktarmış ve bu bilgiyi not ettiğini ifade etmiştir. Ancak, hasta dosyasında bu işleme ait bir kayda rastlanılmamıştır.
Merhum Cumhurbaşkanına Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yapılan müdahaleye ilişkin hasta dosyasının tetkikinde aşağıdaki tespit ve değerlendirmelere ulaşılmıştır.
    Genel tıbbi bilgilere göre; nabzı alınamayan, solunumu olmayan, pupillerin fiks ve dilate olan bir kişi acil servise ilk getirildiğinde, sağlık ekibi tarafından hava yolları kontrol edilip dışarıdan verilecek havanın akciğerlere ulaşmasını sağlayan alet (endotrakeal tüp) soluk borusuna yerleştirilir. Yine eş zamanlı olarak kalp aktivitesinin takibi için kardiyak monitöre bağlanır. Ambu ile hava verilirken standartlara uygun olarak kalp masajı yapılır. Solunum ve dolaşım yardımı yapılırken damar yolu açılarak duruma uygun ilaçlar verilmeye başlanır ve daha sonra yapılan müdahalelerin etkinliği değerlendirilir.
Beyanlardan anlaşılacağı gibi, büyük acil serviste asistan doktorların (tıpta uzmanlık öğrencisi), 6. sınıf intörn doktorlar ile 5. sınıf stajyer doktorların bulunduğu, merhum Cumhurbaşkanına ilk tıbbi müdahalenin değişik ana bilim dallarından gelen asistan doktorlar ile birlikte nöbetçi asistan doktor tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Merhuma acil serviste yapılan ilk tıbbi müdahalelerde hangi işlemin kim ya da kimler tarafından yapıldığına dair bir kayıt olmadığından ve bu yöndeki beyanlarda tutarsızlıklar bulunmaktadır. Ancak, Merhum Turgut Özal’ın büyük acil servisine kabul edildiği andan yoğun bakım ünitesine nakledildiği ana kadar kayıtlardan anlaşılacağı üzere yukarıda belirtilen ilk yardımdaki tüm işlemlerin yerine getirildiği görülmektedir.
   Hacettepe Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesinde ise, 1993 yılında bu tür olgulara arteriyel ve venöz monitorizasyon, intraaortik balon pompası, pacemaker elektrodu yerleştirilmesi ve transfemoral kardiyopulmoner by-pass gibi ileri düzey resüsitasyon işlemlerinin uygulanabildiğinin bilindiği, ancak arteriyel ve venöz monitorizasyon, intraaortik balon pompası ve pacemaker elektrodu yerleştirilmesi işlemlerinin yapılmış olmasına rağmen transfemoral kardiyo-pulmoner by-pass gibi uygulamaların niçin yapılmadığına yönelik tıbbi kayıtlarda ve beyanlarda açıklama bulunamamıştır.
    Genel tıbbi uygulamalara bakıldığında resüsitasyonun ilk aşamasında sık aralıklar (yaklaşık 5 dakikada bir) ile kan gazı ölçümü yapılması gerektiği, daha sonra kan gazı ölçüm aralıklarının hastanın genel durumu ve kan gazı sonuçlarına göre tekrarlanması gerektiği bilinmektedir. Merhum Turgut Özal’ın hasta dosyasının tetkikinde toplam 4 adet kan gazı ölçümü yapıldığı, aralıklarının ise sırasıyla 39-22-48 dakika olduğu, yapılmış olan 4 adet kan gazı sonuçlarında iyiye gidiş görülmediğinin aşikar olduğu anlaşılmıştır. Kan gazlarındaki oksijen değerlerinin anormal olduğu göz önüne alındığında söz konusu kan gazı tetkikinin daha sık aralıklar ile bakılmasının gerektiği, kan gazının neden az sayıda çalışıldığı ile ilgili tıbbi belgelerde bilgi olmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca, biyokimyasal tetkiklerin sayıca az yapıldığı kanaati edinilmiş, bazı tetkiklerin (tam kan sayımı, kanama/pıhtılaşma parametreleri gibi) ise, hiç yapılmamış olduğu belirlenmiştir.
   Kayıtlardaki bilgilere göre, resüsitasyon sırasında verilen sodyum bikarbonat miktarının (toplam 2550 mL) çok yüksek olduğu, bu değerin sağlıklı insan için bile gerek sıvı gerekse sodyum yükü açısından hayati sonuçlar doğuracağının bilinmesi gerektiği, nitekim saat 12:39 da çıkan kan gazı sonuç belgesinde elle yazılı olan sodyum değerinin 182 mmol/L ölçülmesi, daha sonraki ölçümde “out of inst. range (high)” sonucunun çıkmış olması söz konusu hayati tehlike ihtimalini teyit ettiği, bu konuyu açıklayacak hastane dosyası içerisinde hekimlere ait bir değerlendirmenin bulunmadığı anlaşılmıştır.
   ALT ve AST, sodyum ve diğer elektrolit düzeylerinde normalden daha yüksek değerler saptandığı görülmüştür. Bu değerlerin bir kısmının kardiyo pulmoner resüsitasyona (kalp akciğer canlandırması, CPR) bağlı olabileceği düşünülmekle birlikte protein ve albümindeki aşırı düşük değerlerin (albumin değerinin 1.2 g/dL, normali 3.2-4.5 g/dL, total proteinin ise 2.3 g/dL, normali 6.0-7.8 g/dL olduğu), Merhum Cumhurbaşkanının bilinen hastalıkları ve mevcut klinik durumu dikkate alındığında akut bir kardiyak olayla açıklanamayacağı düşünülmektedir. Ancak, bu konuda herhangi bir incelemenin yapıldığına dair hasta dosyasında da bir kayda rastlanılmamıştır.
  Hasta dosyasındaki kayıtlara göre, fosforun 12.8 mg/dL (normali 23-4.7 mg/dL) olarak ölçüldüğü görülmüştür. CPR’ın fosforu yükselttiği bilinmekle birlikte üç kat yükselttiği ile ilgili literatürde bir bilgi bulunamamıştır. Bazı farmasötik ve toksikolojik maddelerin fosfor değerlerini bir miktar yükselttiği bilinmektedir. Bu nedenle bu kadar yüksek fosfor değerinin açıklanmaya ihtiyacıvardır. Ancak, bu konuda herhangi bir incelemenin yapıldığına dair hasta dosyasında bir kayıt görülememiştir.
    Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde alınan kan örneğinde kan üre azotu normal iken, kreatinin düzeyi 2.1 mg /dL olarak tespit edilmiştir. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Düzen Laboratuvarı tarafından 1987-1993 yılları arasında yapılan tetkiklerine bakıldığında, kan üre azotu ve kreatinin düzeylerinin normal aralıklarda seyretmiş olduğu anlaşılmaktadır. Kan üre azot değeri normal olduğu halde izole kreatinin yüksekliği yapan durumlara bakıldığında bunların kas yıkımı, simetidin, trimetoprim, sefalosporin gibi ilaçların kullanımı, kanda keton, metanol ve isopropil alkolün olabileceği literatürden anlaşılmaktadır. Ancak, Merhum Cumhurbaşkanının tıbbi kayıtlarında bunlarla ilişkili bir durum saptanmamıştır. Resüsitasyon sırasında meydana gelen kas yıkımının az olduğu bilinmektedir. Merhum Cumhurbaşkanının tetkik sonuçlarındaki CK değerinin CPR uygulamasına bağlı “Ezilme Sendromu” olasılığı ile hafif yükselmesinin (1642 U/L) kreatinindeki bu yüksekliği açıklamayacağı; netice olarak, kan üre azotu normal iken kreatinin düzeyinin yüksek bulunmasının açıklanması gereken bir durum olduğu değerlendirilmiştir. Ancak, hastane dosyasında veya hekimlerin beyanlarında açıklayıcı bir yorumun yapılmamış olduğu tespit edilmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Hastanesine kabulünde yapılan ilk tıbbi muayenelerde kalp aktivitesinin, spontan solunumunun ve tansiyonun olmadığı, pupillerin fiks ve dilate olduğu tespit edilmiş olması adli tıp açısından somatik ölüm (insan vücudundaki üç ana sistemden, dolaşım ve solunum sistemlerinin yapay destek almaksızın çalışmaması ve santral sinir sistemi fonksiyonlarının durması somatik ölüm olarak tanımlanmaktadır) olarak bilinen duruma uygun olduğu kanaatini oluşturmaktadır. Ölüm anı Merhumun ilk düştüğü an olarak kabul edilir ise aradan bu kadar uzun süre geçtikten sonra kişinin hayata dönmesinin mümkün olmadığı tıbben kabul edilen bir gerçektir.”
13    – Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde otopsi yapılması hususunun Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde değerlendirildiği, aileye (Sayın Semra Özal) konunun sorulduğu, ancak otopsi yapılmasının aile tarafından kabul edilmediği ifade edilmektedir. Sayın Semra Özal ise, otopsi konusunun kendilerine sorulmadığını, esasen sorulmasının da gerekmediğini, kendilerine önerilen konunun tahnit olduğunu, bu işleminin de Merhumun naaşının defin merasimine kadar korunduğu GATA’da yerine getirildiğini belirtmektedir.
Yapılan araştırma ve inceleme neticesinde, Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde otopsi yapılması konusunun gündeme gelip gelmediği hususunda aşağıdaki tespitlere ulaşılmıştır.
     Sayın Semra Özal’ın, Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde otopsi işleminin yapılıp yapılmaması konusunda Dr. Cengiz Aslan dahil hiç kimsenin kendisine bir şey sormadığını, bu nedenle otopsiye izin vermediği yönündeki iddiaların doğru olmadığını, eğer sorulsaydı otopsinin yapılmasını isteyeceğini, kendisine sorulan hususun tahnit ve mumyalama olduğunu, bu meyanda sadece mumyalamaya rıza göstermediğini ifade etmiştir.
  Ölüm raporunda isim ve imzası bulunan Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Yüksel Bozer, Turgut ÖZAL’ın vefatında ne bir ihbar, ne bir klinik şüphe ne de otopsi yapılmasını düşündürecek başka bir durumun olmadığını, kısaca otopsi yapılmasını gerektirecek bir şüphenin bulunmadığını; yine ölüm raporunda onayı bulunan Hastaneler Başhekimi Prof. Dr. Celal Çelik Taşar, ölümün şüpheli olarak görülmediğini beyan etmişlerdir.
   Ölüm raporunda isim ve imzaları bulunan Prof. Dr. İlhan Paşaoğlu, Prof. Dr. Mehmet Kemal Erdem, Prof. Dr. Ali OTO ve Prof. Dr. Kubilay Varlı’nın ise, kendilerinin bulunduğu
ortamda otopsi konusunun konuşulmadığını ve gündeme gelmediğini ifade etmişlerdir.
  Otopsinin sorulmadığı, gündeme gelmediği ve değerlendirilmediği yönündeki beyanlara karşılık;
Dr. Cengiz Aslan’ın ‘Sayın Semra Özal’a doktor arkadaşlar beni aracı olarak gönderdiler otopsi yapalım mı dedim. Fevkalade üzgündü. “Ben orasını burasını kestirmem, Öldü işte görmüyor musun, geri mi getireceksiniz? dedi”,
Av. Bilgin Yazıcıoğlu’nun, “resmi ölümü açıklandıktan sonra tedavi sürecine katılan doktorların talebiyle Sayın Semra Özal’a Cumhurbaşkanımızın vücudunda otopsi yapılması konusunu açtığımda “ben eşimi parçalatmam” diyerek otopsi yapılmasını istemediğini açıkça ifade etti.”,
Musa Öztürk’ün “Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde ölüm sonrası Cumhurbaşkanımızın naaşı üzerinde otopsi yapılması yönünde Rektör Yüksel Bozer, Doktor Cengiz Aslan ve müdahalede bulunan üst düzey doktorlar kendi aralarında konuştuktan sonra Semra Hanıma otopsi yapılması yönünde öneri götürmelerine rağmen, Semra Hanım otopsi yapılmasını kabul etmedi.”,
Arif Yüksel’in, “Ölüm günü saat 22.00 sıralarında cenazesi GATA’ya götürülmüştü. Burada yıkanması sırasında Kardeşi Korkut Özal, oğlu Ahmet Özal, GATA komutanı Ömer Şarlak ve Bedrettin Dalan vardı. Başka kişilerde olduğunu hatırlıyorum. Ancak isimlerini şuan tam bilemiyorum. Ben burada Hâkim olduğumu, Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı yaptığımı belirterek bu ölümün şüpheli olduğunu ve otopsi yapılması gerektiğini sesli olarak ifade ettim. Ama orada bulunanlar bu talebimi “aile istemiyor” diye olumsuz karşıladılar. Ben de “bu durum yarın tartışmalı olabilir, dikkat etmek lazım” diye söyledim.”,
yönündeki beyanların otopsi konusunun gündeme gelip değerlendirildiği ve bu meyanda konunun aileye (Sayın Semra Özal) iletildiği hususunda kanaat oluşturmuştur. Hüsnü Doğan, Prof. Dr. Hilmi Özkutlu, Halil Şıvgın ve Saffet Arıkan Bedük’ün otopsi konusunun Sayın Semra Özal’a sorulduğu yönündeki beyanları da bu kanaati güçlendirmiştir.
   GATA Komutanlığı tarafından Kurulumuza gönderilen yazı içeriğinden de anlaşılacağı üzere, Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde ölü muayene ve otopsi işleminin yapılmadığı, sadece defin merasimine kadar naaşın korunması için kısmi tahnit işleminin uygulandığı, ancak yapılan bu işleme yönelik bir tutanağın da tanzim edilmediği anlaşılmıştır. Görevi başında vefat eden Birinci Cumhurbaşkanımız Merhum Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ve görevi başında rahatsızlanıp bilahare vefat eden Dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in ölümünü müteakip yapılan tahnit işleminde hangi maddelerin kullanıldığı ve tahnitin kimler tarafından yapıldığına dair tutanak düzenlendiği görülmüştür.
Bu açıklamalar neticesinde; otopsi konusunun hiç gündeme gelmediği yönündeki beyanların, otopsi konusunun gündeme gelip değerlendirildiği yönündeki beyanlarla örtüşmediği: gerek Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde gerekse GATA’da Merhum Turgut ÖZAL’ın naaşı üzerinde otopsi yapılması konusunun bir şekilde gündeme geldiği, ancak ailesinin (Sayın Semra Özal) istememesi gerekçe gösterilerek otopsi işleminin yapılmadığı kanaatine varılmıştır.
14    – Merhum Cumhurbaşkanının 17 Nisan 1993 tarihinde vefatından sonra Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde özel doktoru Cengiz Aslan tarafından hatıra ve/veya zehirlenme iddialarının bertaraf edilmesi amacıyla saçından bir miktar kesilerek Sayın Semra Özal’a verildiği ifade edilmiştir.
İşbu raporun ilgili bölümünde yer verilen beyanlardan, Merhum Cumhurbaşkanının saçından bir tutamın kesilerek alındığı anlaşılmaktadır. Alınan saç telini, Sayın Semra Özal “hatıra olarak sakladığını” belirtmekle birlikte, Dr. Cengiz Aslan, ‘Saç tellerini alırken ilerde zehirlenme iddialarının ihtimalini düşündüm. Prof. Yahya Laleliye ölümün sebebini biliyorsak ta ileride Fatih Sultan Mehmet’i de misal göstererek kanında toksikoloji ile ilgili bir araştırma yapılıp yapılamayacağını sordum. O zamanki teknolojisiyle bir netice çıkaramayız dedi.’ şeklinde beyanda bulunmuştur. Ancak, alınmış olan bu saç telinin hatıra amacıyla mı yoksa zehirlenme şüphesiniizale etmek amacıyla mı alındığı hususunda kesin bir kanaat oluşturabilmek mümkün olamamaktadır.
Merhum Cumhurbaşkanının alınan saç telleri üzerinde bu güne kadar herhangi bir inceleme yapılmadığıSayın Semra Özal ve T. Ahmet Özal’ın beyanlarından anlaşılmıştır. Diğer taraftan, Sayın Semra Özal beyanında, ‘konunun aydınlanmasına bir katkı sağlayacaksa bu saç tellerini yetkili makamlara verebileceğini‘ ifade etmektedir.
Bu konudaki nihai değerlendirme soruşturma ve kovuşturma makamlarına ait olmak üzere, Dr. Cengiz Aslan tarafından şüphe/hatıra gerekçesiyle alınan saç tellerinin, alınış tarzı ve sebebi, bugüne kadar nasıl ve nerede muhafaza edildiği gibi hususlar yeterince açık olmamakla birlikte, günümüzdeki teknolojik imkânlar nazara alındığında, Merhum Cumhurbaşkanının alınan saç tellerinin üzerinde inceleme yapılmasının, şüpheli ölüm iddialarının aydınlatılmasınakatkı sağlayabileceğideğerlendirilmiştir.
15    – Merhum Turgut ÖZAL’ın oğlu T. Ahmet Özal, 1998 yılında babasının ölümü ile ilgili katıldığı bir televizyon programı sonrasında, kendisini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde Laboratuvar Şefi olarak tanıtan ve doçent olduğunu ifade eden bir kişinin kendisini telefonla arayarak, rahmetli babasının hastaneye getirildiği sırada alınan kan örneğinin halen Hastanede bulunduğunu ve müracaat etmeleri halinde bu kanı verebileceklerini söylediğini, bunun üzerine annesi ile görüşüp gerekli müracaatı yapmaya hazırlandığı sırada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Laboratuvarında çalıştığını beyan eden başka bir erkek şahıs tarafından arandığını ve bu şahsın kanın içinde bulunduğu tüpün yere düşerek kırıldığını söylediğini, yazılı ve görsel
medyada değişik zamanlarda gündeme getirmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği gün Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde alınankan örneğinin Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Klinik Patoloji Laboratuvar Şefi Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu ve Laboratuvar teknisyeni Hatice Güngör tarafından üzerinde çalışıldıktan sonra saklandığı ve 1996 yılında Klinik Patoloji Laboratuvarı Biyokimya Bölüm Şefi Yrd. Doç. Dr.İbrahim Ünsal tarafından laboratuvarda temizlik yapılması/elektrik kesintisi sırasında atıldığıadı geçenlerin beyanlarından anlaşılmıştır. Yürütülen çalışma sırasında bu konunun diğer laboratuvar çalışanları tarafından da bilinen bir durum olduğu intibaı edinilmiştir.
Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu beyanında, 17 Nisan 1993 tarihinde saat 12.00 sıralarında Hacettepe Üniversitesi Hastanesine geldiğini, saat 14.00 sıralarında çalışılmak üzere kendisine Merhum Cumhurbaşkanının kan örneğinin gönderildiğini ve birden fazla test çalıştığını, digoksin dışında çalıştığı diğer testleri hatırlamadığını ifade etmekte; laboratuvar teknisyeni Hatice Güngör’de beyanında, o tarihte icapçı olduğunu, Cumhur Özkuyumcu tarafından saat 12.00 sıralarında protokol hastası olduğu belirtilerek evinden çağrıldığını ve TORCH grubu ( oxoplazma İgG, İgM-CMV İgG, İgM- Rubella İgG, İgM) olarak ifade edilen bir kan çalışması yaptığını söylemektedir. Her iki beyan sahibi de, Merhum Cumhurbaşkanının hasta dosyasındabulunan test sonuçları arasında o gün kendilerinin çalıştıkları test sonuçlarının bulunmadığınıifade etmişlerdir.
Merhum Cumhurbaşkanının tıbben öldüğü yönünde genel bir kanaat oluştuktan sonra ve ölümünün resmen açıklanmasından (saat 14.30) kısa bir süre önce yapıldığı belirtilen (saat 14.00) tetkiklerin hangi amaçla çalışıldığı tespit edilememekle birlikte; tedavi amaçlı olamayacağı düşünüldüğünde, ölüm sebebini araştırmak için istenmiş/yapılmış olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. Ancak hangi tür tetkiklerin istendiği, çalışıldığı ve sonuçlarının ne olduğu bilinemediğiiçin kesin bir kanaate ulaşılamamıştır.
Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğünce, 1999 yılında otomasyona geçilmiş olduğundan daha eski tarihli bilgi ve belgelere ulaşılamadığı belirtilerek, 17 Nisan 1993 tarihi itibariyle Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Klinik Patoloji Laboratuvarında yapılabilen tetkik ve tahlillerin listesi bildirilememiştir. Bu nedenle Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu tarafından Kurulumuza sunulan ve Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Klinik Patoloji Laboratuvarında 1993 yılında çalışılabilecek kitlere dair listenin Tıbbi Uzmanlar Heyeti tarafından değerlendirilmesi sonucunda; belli tetkiklerle sınırlı da olsa laboratuvarda o tarihte ölüm sebebinin araştırılmasına yönelik çalışma yapılabileceği anlaşılmıştır.
Saklandığı anlaşılan kan örneğinin kim tarafından ve hangi amaçla alındığı, laboratuvara tetkik için kimin tarafından gönderildiği, hangi tür tetkiklerin istendiği, kan örneğinin laboratuvarda ne şekilde teslim alındığı, teslim alınan kan örneğinin hangi tetkiklerin ne amaçla,ne zaman çalışıldığı ve ne tür sonuçlara ulaşıldığı, çıkan sonucun talep eden birime/doktorailetilip iletilmediği, iletilmiş ise ne şekilde iletildiği, hasta dosyasında bulunmadığı anlaşılan vekan örneği üzerinde çalışmak üzere evinden telefonla çağrılan laboratuvar teknisyeni HaticeGüngör’ün beyanına göre yaklaşık sekiz sayfa olduğu belirtilen sonuçların akıbetinin ne olduğunun tespit edilebilmesi eldeki bilgi ve belgeler ışığında mümkün olamamıştır.
Kan örneklerinin hangi hallerde ve ne şekilde saklanacağına dair bir düzenlemenin olmadığı, bu hususun daha ziyade laboratuvar şefi ve/veya bölüm sorumlusunun inisiyatifinde olduğu, genel uygulama olarak ihtiyaç halinde tekrar çalışmak üzere birkaç gün ve/veya özellikli durumlarda daha uzun süre kan örneğinin saklandığı beyanlardan anlaşılmaktadır. Merhum Cumhurbaşkanının kan örneğini saklayan Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu ise beyanında, Merhum Cumhurbaşkanının, “Devlet büyüğü olması nedeniyle yarın ihtiyaç olabilir, başka bir şey sorulabilir diye kan örneğini” sakladığını, bu hususta kimseye bilgi vermediğini ifade etmektedir. Bu ifadeden başka, kan örneğinin hangi amaçla saklandığı hususunda başkaca bir bilgiye ulaşılamadığından değerlendirme yapılamamıştır.
Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ünsal beyanında, 1996 yılında laboratuvarda yapılan bir temizlik sırasında, Merhum Turgut ÖZAL’a ait olduğu söylenen kan örneğinin de içinde bulunduğu bazı kan örneklerinin atıldığını, bu konuyu o dönem Klinik Patoloji Laboratuvarı Şefi Prof. Dr. Ayşe Gülşen Hasçelik ile görüştüğünü, hastane yönetimine ise bilgi vermediğini ifade etmektedir. Konuyla ilgili bilgilerine başvurulan laboratuvar Başteknisyeni Hüseyin Atiktürk ve laboratuvar teknisyeni Sevgi Gümüş de, Merhum Cumhurbaşkanına ait kan örneklerinin elektrik kesintisi sonucu dipfrizlerdeki buzların erimesi nedeniyle özelliğini kaybettiğinden atıldığını beyan etmektedir. Hangi sebeple atıldığı net olarak ortaya konulamamakla birlikte, Merhum Cumhurbaşkanına ait saklanan kan örneğinin atıldığı hususunun beyanlara göre sabit olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu konunun klinik patoloji laboratuvarı çalışanlarınca da bilindiği kanaati edinilmiştir.
Diğer yandan, Merhum Cumhurbaşkanının kan örneğinin saklandığı ve daha sonra atıldığı/kaybolduğu yönündeki iddialar 1997-1998 yıllarında kamuoyuna basın yoluyla yansımış ve 20. Dönem Tokat Milletvekili Hanefi Çelik tarafından TBMM Başkanlığına sunulan ve Sayın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması talep edilen 19.12.1997 tarih ve 7/4034-10031 esas sayılı soru önergesi ile gündeme gelmiştir.
Bunun üzerine, Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğünce Hastaneler Genel Direktörlüğünden konunun araştırılması talep edilmiştir. Hastaneler Genel Direktörü Prof. Dr. Mustafa Artvinli tarafından bu araştırma o dönem laboratuvar sorumluları olan Prof. Dr. Ayşe Gülşen Hasçelik ve Doç. Dr. İbrahim Ünsal’a yaptırılmış ve çalışma sonucu Hastaneler Genel Direktörlüğünce Rektörlük Makamına gönderilmiştir.
İşbu raporun ilgili bölümlerinde mahiyetine yer verilen söz konusu çalışma tetkik edildiğinde aşağıdaki hususların açıklanamadığı/anlamlandırılamadığı görülmüştür.
   Söz konusu çalışmada Merhum Cumhurbaşkanının kan örneğini saklayan Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu ile görüşüldüğü belirtilmesine rağmen kan örneğinin saklanmasının söylentiden ibaret olduğu, herhangi bir bilgi ve kaydın bulunmadığından bahsedilmektedir.
   Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ünsal beyanında, 1996 yılında laboratuvarda yapılan bir temizlik sırasında, Merhum Turgut ÖZAL’a ait olduğu söylenen kan örneğinin de içinde bulunduğu bazı kan örneklerinin attırdığını ifade etmesine rağmen, Prof. Dr. Gülşen Hasçelik ile birlikte imzaladıkları 13.02.1998 tarih ve D-8 sayılı yazıda, saklanan kan örneği ile ilgili herhangi bir bilgi ve kaydın bulunmadığı ve konunun söylentiden ibaret olduğu belirtilmiştir.
  Merhum Cumhurbaşkanının saklanmış olan kan örneğinin, Turgut ÖZAL’a ait olduğu kendisine personel tarafından hatırlatılmasına rağmen atılması talimatını veren Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ünsal’ın, bu kararı hastane yönetimine haber vermeksizin tek başına aldığı anlaşılmış, beyanında ise bu kan örneğinin tıbbi açıdan olmasa da adli açıdan bir değer olduğunu ifade etmiştir.
   Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ünsal, kan örneğinin atılması konusunda o dönem birlikte çalıştıkları Prof. Dr. Ayşe Gülşen Hasçelik ile görüştüğünü belirtmesine ve laboratuvarda çalışanların kan örneğinin saklandığı ve atıldığı hususundan haberdar oldukları kanaati edinilmesine rağmen, Prof. Dr. Ayşe Gülşen Hasçelik beyanında, bu hususta bilgisinin olmadığını belirtmiştir.
      Merhum Cumhurbaşkanının kan örneğini saklanması ve atılması konusunun, ilgili personel arasında konuşulan ve basın aracılığıyla kamuoyuna yansıyan bir husus olmasına rağmen, Üniversite yönetimince 1998 yılında yapılan araştırma sonucunda konunun tespit edilememesi dikkat çekici bulunmuştur.
    21. Dönem İstanbul Milletvekili Emin Şirin’in şikâyetiyle başlayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2006 yılında yaptığı soruşturma sırasında, Hacettepe Üniversitesi Hastanesinden istenilen diğer belgeler ile birlikte söz konusu araştırma sonucunun da gönderildiği görülmüştür. Sözkonusu araştırma sonucunu havi yazı, adı geçen Başsavcılık tarafından konu hakkında verilen takipsizlik kararının gerekçeleri arasında yer almıştır.
16     – T. Ahmet Özal, yukarıda yer verildiği üzere, katıldığı bir televizyon programı sonrası kendisini telefonla arayan ve Merhum Cumhurbaşkanına ait kan örneğinin halen Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde muhafaza edildiğini söylediğini, müracaat için hazırlık yaptıkları sırada bir başka kişinin arayarak söz konusu kanın döküldüğünü söylediğini, bu durumdan şüphelenerek o tarihte hissedarı olduğu Kanal 6 televizyonundan ismini hatırlayamadığı bir muhabiri konuyu araştırması için Hacettepe Üniversitesi Hastanesine gönderdiğini, söz konusu muhabirin gizli kamera ile yaptığı çekimleri izlediğinde, laboratuvarda görevli olduğu anlaşılan orta yaşlı bir bayanın, ‘babasının kanında bir insanın kanında bulunmaması gereken bazı maddelere rastlandığını’beyan ettiğini dile getirmiştir.
Ayrıca, T. Ahmet Özal’ın yukarıda bahsi geçen laboratuvar görevlisi orta yaşlı bayana ulaşılamadığı ve/veya öldürülmüş olabileceği yönünde beyanlarının da kamuoyuna yansıdığı görülmüştür.
T. Ahmet Özal 26.10.2010 tarihli beyanında, Kanal 6 televizyonu muhabirinin gizli kamerayla çektiği ve kendisinin izlediği kaseti bulduğunda Kurulumuza ulaştıracağını ifade etmiştir. Ancak, iki defa yazılı olarak istenilmesine rağmen bugüne kadar bahse konu kaset Kurula intikal ettirilmediği gibi gizli kamerayla çekim yaptığı ifade edilen muhabirin ismi debildirilmemiştir. Bu nedenle gerek muhabirin bilgisine başvurulma, gerekse gizli kameraylayapılan çekimin mahiyeti konusunda bir inceleme ve tespit yapabilme imkânı bulunamamıştır.
Kurulumuzca yürütülen çalışma sırasında, “orta yaşlı” olarak nitelendirilen bayan laboratuvar görevlisinin isminin Dilber Karabulut olduğu, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi laboratuvarında 1982-2003 yılları arasında sağlık teknisyeni/teknikeri olarak görev yaptığı, 2003 yılında emekli olduğu tespit edilmiş ve bilgisine başvurulmuştur.
Dilber Karabulut beyanında, T. Ahmet Özal’ın iddiasında bahsettiği gizli kamera ile yapılan çekimi teyit etmekle birlikte, esasen Merhum Cumhurbaşkanının kan tetkik sonuçlarıyla ilgili söylediği hususun sonuçlardaki değerlerin alt ve üst sınırların (normal değerlerin) çok altında veya üstünde olmasına istinaden ‘sonuçların allak bullak’ olduğunu belirtmekten ibaret olduğunu, ancak söylediklerinin yanlış anlaşıldığını, çarpıtıldığını, kendisinin aldığı eğitim itibariyle söz konusu sonuçları değerlendirebilecek durumda olmadığını ifade etmiştir. Tıbbi Uzmanlar Heyeti de Raporunda Merhum Cumhurbaşkanının kan değerlerinde anormalliklerin (ALT, AST, LDH, Na, glukoz, kreatinin, CK ve fosfor düzeylerinde normalden daha yüksek değerler saptandığı, protein ve albümin değerlerinin aşırı düşük olarak tespit edildiği, klorür değerlerinin ise, tetkiklerden birinde normalden yüksek, diğer iki tetkikte ise normalden düşük) olduğunu ve bunun izahının gerektiğini belirtmiştir.
17     – Sayın Semra Özal 01.12.2010 tarihinde yapılan görüşmede, hatırladığı kadarıyla 1998 yılında, halen ikamet ettiği İstanbul ili Sarıyer ilçesindeki evine kendisinin olmadığı bir zamanda, 34 TC 245 plakalı bir araçla gelerek, kendisini Azeri olarak tanıtan ve görgü tanıklarının beyanlarına göre şivesinden de öyle olduğu anlaşılan bir şahsın görüşmek istediğini ve çok önemli şeyler söyleyeceğini ifade ettiği, ikamette bulunan korumaların Sayın Semra Özal’ın olmadığını söylemesi üzerine, bu şahsın kendisine iletilmek üzere konuttaki görevlilere “Turgut ÖZAL’ı öldürdüler, katili Azerbaycan’da, ismi Hasan Ali oğlu (Hasan Ali Og, glikonorinaid ilaç, ERCİYES OTEL, Beyazıt, Şehriyar Purnovruz, 517 91 85” ibarelerinin bulunduğu bir kâğıt bıraktığını, kâğıdı bırakan kişiye ulaşmak için yakın korumasını Azeri olduğu iddia edilen kişinin kaldığı otele gönderdiğini, ancak bu kişiye ulaşılamadığını, konunun İstanbul Emniyet Müdürlüğüne intikal ettirilmesine rağmen bir sonuç alınamadığını ifade etmiştir. Sayın Semra Özal yaşanılan bu olay ve bırakılan kâğıttaki bilgiye istinaden eşi Turgut ÖZAL’ın zehirlendiğinden şüphelendiğini iddia etmektedir.
Raporun Birinci Bölümünde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, sözkonusu kağıtta ismi geçen Şehriyar Purnovruz’un ülkeye resmi yollarla giriş çıkış yapmadığının belirlenmesi, kaldığıbeyan edilen otelin kayıtlarına erişilememesi, geldiği belirtilen araca ve sürücüsüneulaşılamaması, adıgeçene ait olduğu beyan edilen ve diğer tanıklarca Asım Enşenol’a verildiğiifade edilen pasaport fotokopisinin İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde kimeverildiğinin koruma polisi Asım Enşenol tarafından hatırlanamaması ve bir örneğinin muhafazaedilmemiş olması, kağıtta yazılı ilacın/maddenin varlığına ilişkin literatürde herhangi bir bilgiyeulaşılamaması gibi nedenlerle belirtilen iddianın gerçekliği hakkında somut olarak herhangi bir kanaat edinilememiştir.
18   – Sayın Semra Özal tarafından muhtelif yer ve zamanlarda müteaddit defalar, Merhum Turgut ÖZAL’ın vefatından bir gün önceki tarih olan 16 Nisan 1993 Cuma günü akşam üzeri Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve Basın Sözcüsü G. Kaya Toperi’nin yoğun ısrarıyla katıldığı bir sergide içtiği limonata ile zehirlendiği hususu iddia olunmuştur.
Söz konusu serginin iddia edildiği gibi Bulgaristan Büyükelçiliğinde değil, Üsküp Caddesi (eski çevre sokak) Kuloğlu Sokak Kasım Apt. No.5/1 Çankaya adresinde bulunan Armoni Sanat Galerisinde gerçekleştirildiği belirlenmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanının 16 Nisan 1993 tarihli programında, Armoni Sanat Galerisinde bulunan Türk asıllı Bulgar vatandaşı Vejdi Reşidov’un heykel sergisine katılacağının belirtilmiş olması, o gün sanat galerisinin etrafında çevre güvenlik önlemlerinin önceden alınmış olması, Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğüne bağlı öncü ekip olarak tarif edilen koruma polisleri ile refakat yaverinin sergi salonunda Cumhurbaşkanının katılımından önce inceleme yapmış olması, sergiye davet edileceklere ilişkin listenin Cumhurbaşkanlığınca teyit edilmesi, YÖK Başkanı dahil bazı üst düzey kamu görevlilerinin de sergiye iştirak etmesi, daha önce açılmış bir sergi olmasına rağmen Cumhurbaşkanı geleceği için kokteyl ve müzik dinletisi gibi hazırlıkların yapılmış olması, Merhum Cumhurbaşkanının sergiye katılımının ani bir kararla olmadığına, bilakis programlanmış bir ziyaret olduğuna işaret etmektedir.
Armoni Sanat Galerisi sahibi Aynur Pehlivanlı’nın Kurulumuza verdiği Merhum Cumhurbaşkanının sergiyi ziyaretine ilişkin görüntüleri ihtiva eden video kaydının yer aldığı CD ile TRT Genel Müdürlüğünden temin edilen ziyarete ilişkin görüntülerin izlenmesinden ve konuya ilişkin alınan beyanlardan; Merhum Cumhurbaşkanına ikram edilen içeceğin limonatadan ziyade, taze sıkılmış portakal suyu olabileceği, Merhum Cumhurbaşkanına ikram edilen portakal suyundan, sergideki bazı konukların ve kokteylde görev yapan garsonların daiçtiğianlaşılmıştır.
Bu itibarla, elde edilen bilgilerden, Merhum Cumhurbaşkanının vefatından bir gün önce sözkonusu sergiye programına uygun olarak katıldığı ve sergide portakal suyu içtiği anlaşılmış olmakla birlikte, sözkonusu sergiye katılanlardan dönemin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Arif Yüksel’in konuya dair şüpheleri dışında zehirlendiğine ilişkin somut herhangi bir bilgiye, görüntüye ve tanığa ulaşılamamıştır.
19       – Selman Kayabaşı tarafından yayıma hazırlanan “Devlet Sırrı” isimli kitapta; Abdurrahman Korkut Özal’ın, ağabeyinin ölümünün bir tertip olduğunu, Köşk’e birinin sokularak ağabeyinin öldürüldüğünü, Köşk’ün içine kadar girmiş bir organizasyon olduğunu, rahatsızlanmasından sonra ağzından köpük geldiği hususunun kendisini ilk görenler tarafından ifade edildiğini, kalpten ölen kişinin ağzından köpük gelmeyeceğini, kardeşinin açık bir şekilde zehirlendiğini, emniyet ve istihbaratın içinde bilinen kişilerin bu işin içinde olduklarını dile getirdiği yönünde ifadeler yer almıştır. Ayrıca, Korkut Özal’ın katıldığı bir kısım televizyon programlarında da Merhum Turgut Özal’ın zehirlendiğine ilişkin benzer iddialarda bulunduğu görülmüştür.
İddianın incelenmesi çerçevesinde kendisiyle yapılan görüşmede; “(…) Konuyla ilgili söylemimin temeli görgü tanıklarıyla yaptığım görüşmelere dayanır. Zehirlenmesinin temel göstergesi ağzından köpük gelmesidir. Ağzından köpük geldiğini bana Koruma Müdürü Musa Öztürk Köşk’te taziyeleri kabul ettiğimiz sırada söyledi. (…)
Köşk’e adam sokularak rahmetlinin zehirlendiği şeklinde benim bir beyanım yoktur. Aynı şekilde bu hadisede Emniyet ve MİT’in bilgisi olduğuna yönelik bir beyanım da olmamıştır.(…)” şeklinde beyanda bulunmuştur.
Yapılan incelemede, sözkonusu iddiada belirtilen ağızdan köpük gelmesi hadisesi, Merhumun rahatsızlanması anında yanında bulunan bazı tanık ifadelerince doğrulanmış ve Tıbbı Uzmanlar Heyetince yapılan çalışmada sözkonusu beyanlar da dikkate alınarak değerlendirme yapılmıştır.
İddianın geri kalan kısmı ise Korkut Özal tarafından sözkonusu ifadelerin kendisine ait olmadığının beyan edilmesi ve mezkur iddiada somut herhangi bir bilgi ve şahıs isminin geçmemesi nedeniyle iddianın gerçekliği hususu değerlendirilememiştir.
20    – Merhum Cumhurbaşkanının vefatının üzerinden 19 yıl gibi uzun bir sürenin geçmiş olması nedeniyle, bilgisine başvurulan kişilerin yaşadığı/şahit olduğu/duyduğu bazı hadiseleri hatırlamakta güçlük çektiği, kendilerine ve bir başkasına sorumluluk gelebileceği endişesinden hareketle bazı hususları hatırla(ya)madığı ve/veya başka anlatımlar ile yazılı ve görsel medya aracılığıyla kamuoyuna aktarılan haber ve yorumların etkisinde kaldıkları görülmüştür. Ancak bazı beyanlarda ve/veya kayıtlarda yer alan çelişkilerin/tutarsızlıkların ise hayatın olağan akışıiçerisinde makul olarak izahının mümkün olmadığı kanaatine varılmıştır. Bu meyanda tespit edilen çelişkiler ve tutarsızlıklara işbu Raporun “Genel Değerlendirme ve Öneriler” bölümünde ayrıntılı olarak yer verilmiştir.
21       – Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesinin Büyük Acil Polikliniği’nde Dr. M. Kadri Altundağ tarafından ilk muayenesinin yapıldığı, bu muayenede hastanın tansiyon ve nabzının alınamadığı, solunumunun olmadığı, pupillerinin fiks dilate olduğu kaydedilmiş, dosyada yer alan belgeler ve yapılan işlemler hakkında bilgi verilmiş, ancak ölüm sebebine ilişkin herhangi bir görüş belirtilmediği veya tespitte bulunulmadığı anlaşılmıştır. Aynı şekilde Kalp Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesinde Dr. Erhan Atahan (Çekiç) tarafından düzenlenen doktor gözlem formunda da bu süreçte yapılan müdahalelere yer verilmekle ve tüm çabalara rağmen hayati bulgularda düzelme saptanmaması üzerine Merhum Cumhurbaşkanının saat 14:30’da kaybedildiği not edilmekle birlikte, ölüm sebebine ilişkin herhangi bir belirlemede bulunulmamıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanmasından ölümüne kadar geçen zaman zarfında yaşanan sürece ilişkin düzenlenen tıbbi tutanakta da ölüm sebebine yer verilmediği, ölüm raporunda ise, ölüm sebebinin “koroner arter hastalığı ve kardiak arrest” olarak tespit edildiği görülmüştür. Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin Prof. Dr. Ahmet Yüksel Bozer tarafından imzalanan 19.04.1993 tarihli gömme izin kâğıdında ise “kalp yetmezliği” olarak gösterildiği anlaşılmıştır.
Yürütülen inceleme sırasında, ölüm sebebinin belirlenmesinde hangi tıbbi verilerin esas alındığına yönelik düzenlenmiş herhangi bir belge ve/veya tutanağa ulaşılamamıştır. Ölüm raporunda imzası olan doktorlar, yukarıda yer verilen beyanlarında; Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin “koroner arter hastalığı ve kardiyak arrest” olarak tespit edilmesinde,
  Daha önce kalp hastalığı geçirmiş olmasının,
  Sağlığı ile ilgili geçmiş yaşam öyküsünün,
  Anlatılanlara göre sabah spor yaparken rahatsızlanmasının,
  Hiper tansiyon hastası olmasının,
  Kalbinin kasılma gücü ile ilgili rahatsızlığının bulunmasının,
  Aşırı kilosu ve yaşının
etkili olduğunu, zehirlenme dâhil ölümünde şüpheyi çağrıştıracak herhangi bir bilginin kendilerine verilmediğini ifade etmektedirler.
Aynı zamanda, tıbbi tutanakta ve/veya ölüm raporunda isim ve imzası bulunanlar, ölüm
raporunda yer alan ölüm sebebinin arkasında durmakla birlikte,
    Prof. Dr. İlhan Paşaoğlu 22.08.2011 tarihli beyanında; Cumhurbaşkanımızın ölüm nedeni koroner arter rahatsızlığına bağlı kardiak arrest olarak yazılmış ise de, otopsi yapılmadan normalde kesin ölüm sebebi belirlenmez. Net ölüm sebebi ancak otopsi ile belirlenebilir.Ancak Cumhurbaşkanımızın geçmiş yaşam öyküsü ve kalp ameliyatı geçirmiş olması nedeniyle ölüm sebebi olarak koroner arter rahatsızlığına bağlı kardiak arrest şeklinde yazıldı. Bu şekilde verilen karar esasen afakîdir.“;
    Prof. Dr. Kubilay Varlı 24.05.2011 tarihli beyanında; “Esasen otopsi ölüm sebebini bilinmesinde önemlidir, ayrıca öğretici de olabilir. Görünürde herhangi bir sebep olmamakla birlikte Sn. Cumhurbaşkanına otopsi yapılmalıydı diye düşünüyorum.”;
    Doç. Dr. Metin Demircin ise, 05.12.2011 tarihli beyanında; Kesin ölüm sebebini belirlemek için otopsi yapılması gerekir.”
şeklinde beyanda bulunmak suretiyle kesin ölüm sebebinin otopsi yapılmak suretiyle belirlenebileceğini ifade etmişlerdir.
Merhum Cumhurbaşkanının hasta dosyasının tetkikinde, Dr. M. Kadri Altundağ ile Dr. Erhan Atahan (Çekiç) tarafından düzenlenen, doktor gözlem formunun, “hikâye, muayene vehastalığın gidişi” bölümünde, muayene ve hastalığın gidişi ile ilgili bilgi ve bulgulara yerverilmekle birlikte hastanın öyküsüne dair herhangi bir kaydın bulunmadığıgörülmüştür.
Merhum Cumhurbaşkanına Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde müdahalede bulunan doktorlar, Merhum Cumhurbaşkanının 17 Nisan 1993 tarihinde nasıl rahatsızlandığı hususunda yakınlarından doğrudan bilgi almadıklarını, sabah spor yaparken rahatsızlandığı bilgisinin kendilerine kimin tarafından verildiğini bilmediklerini ifade etmektedirler.
İşbu raporun önceki bölümlerinde belirtildiği üzere, Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği gün rahatsızlandığı saatin, rahatsızlanması sonrası ilk kimin tarafından görüldüğünün, sabah birden fazla rahatsızlık geçirip geçirmediğinin, Köşk’te kendisine müdahale edilip edilmediğinin, rahatsızlanma sebebi ve şeklinin, rahatsızlandığı yer ve bulunduğu konumun, ambulansa ne şekilde götürüldüğünün, hastaneye götürülmesi esnasında tıbbi yardım alıp almadığının kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olamamaktadır. Eğer Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde “hasta öyküsü” alınmış olsaydı, yukarıda belirtilen hususların tespiti ile yaşanan sürece ilişkin tartışmaların önüne geçilebilmesi ve Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin belirlenmesinde hayati önemi haiz yeterli veriye dayanılarak sağlıklı değerlendirme yapılması, yapılan bu değerlendirmeye göre de, Merhum Cumhurbaşkanının ölümünde şüphe olup olmadığı ve buna bağlı olarak da ölü muayenesi ve otopsiye gereksinim duyulup duyulmayacağı (görevi başında ölen bir Cumhurbaşkanı gerçeği dikkate alınmasa bile) hususunda tespit yapılabileceği düşünülmektedir.
Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin ölüm raporunda ve gömme izin kâğıdında iki farklı terimle ifade edilmiş olması ve ölüm sebebi ile ilgili değerlendirmeler hususunda Tıbbi Uzmanlar Heyeti tarafından varılan kanaat ve sonuç aynen aşağıya alınmıştır.
“… Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin ölüm raporunda, “Koroner Arter Hastalığı ve Kardiyak Arrest” olarak kaydedilmiş iken, Gömme İzin kâğıdında ise “Kalp Yetmezliği” şeklinde yer aldığı, her iki belgede niçin birbirinden farklı klinik terimlerin kullanıldığının anlaşılamadığı, kalp yetmezliği ve kardiyak arrestin bir çok klinik sendrom sonucunda ortaya çıkan klinik bir sonuç olup kesin ölüm nedeni olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, her iki belgede birbirinden farklı tanıların (tıbbi terimlerin) yazılması heyetimizde hekimlerin Merhum Cumhurbaşkanının ölüm nedeni ile ilgili kesin bir tanıya varamadıkları yönünde kanaat oluşturduğu,
Merhum Cumhurbaşkanının hastaneye kabul edildiği andan ölümünün ilan edildiği ana kadar yapılan tıbbi tetkiklerde “koroner arter hastalığı ve kardiyak arrest” ile “kalp yetmezliği”ni gösterir herhangi bir tıbbi bulguya kayıtlarda rastlanılamadığı,
Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin “koroner arter hastalığı ve kardiyak arrest” olarak tespit edilmesinde, daha önce kalp hastalığı geçirmiş olmasının, sağlığı ile ilgili geçmiş yaşam öyküsünün, anlatılanlara göre sabah spor yaparken rahatsızlanmasının, hipertansiyon hastası olmasının, kalbinin kasılma gücü ile ilgili rahatsızlığının bulunmasının, aşırı kilosu ve yaşının etkili olduğu ifade edilmesine rağmen bunlar ölüm sebebini belirlemede tıbbi bulgular ile desteklenmediğinden tek başına yeterli olmayacağı, dolayısıyla tahmini ölüm nedeninin kesin ölüm nedeni olarak yazıldığı,
Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatından kısa bir süre önce 05.02.1993 tarihinde The Methodist Hastanesinde yapılan check-up’ında elde edilen mevcut bilgi ve belgelerden anlaşıldığı kadarıyla Merhumun sırt ve diz ağrısı olduğu, ancak herhangi bir kardiyovasküler sistemle ilgili yakınması olmadığı, hafif bir kan şekeri yüksekliği olduğu, ekokardiyografide hafif sol ventrikül hipertrofisi ve hafif sol atriyum dilatasyonu, Talyum sintigrafisinde hafif düzeyde iskemi dışında fizik muayenede ve laboratuar bulguları içerisinde ciddi ve anlamlı bir patolojik bulgu tespit edilmediği, ayrıca sintigrafi tetkiki sırasında yapılan egzersiz stres testinde normal kan basıncı cevabı ile göğüs ağrısı olmaksızın 6,5 dakika koştuğu ve testin yorgunluk nedeniyle sonlandırıldığı, Merhumun kilolu oluşu, hafif kan şekeri yüksekliği ve hafif HDL düşüklüğü dışında kardiyovasküler risk faktörüne sahip olmadığı, kan basıncının normal seyrettiği ve belirgin hiçbir yakınması olmadığı göz önüne alındığında bu denli düşük risk profili ile ani kalp ölümü olasılığı tamamen dışlanamamakla birlikte uzak bir ihtimal olarak görüldüğü,
Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde gerek büyük acil servisinde gerekse kalp damar cerrahisi yoğun bakım ünitesinde hekimin yükümlülüklerinden olan öyküsünün (yakınlarından) alındığına dair bir kaydın bulunmadığı, “hasta öyküsü” alınmış olsaydı,
Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebinin belirlenmesinde daha sağlıklı veriye dayanılarak değerlendirme yapılmasının mümkün olabileceği,
Merhum Cumhurbaşkanı için risk öngörme yöntemlerinden biriyle yapılan risk değerlendirmesine göre 5 yıllık sağkalım oranının yaklaşık % 80’e karşılık geldiği, başka bir yöntemle hesaplanan kardiyak kökenli ölüm riskinin baypas ameliyatı sonrası 6 yıl geçmiş olması nedeniyle oldukça düşük tahmin edilebileceği, buna ilaveten egzersiz testinden hesaplanan Duke yürüme bandı puanına göre 6.5 puana sahip olduğu, dolayısıyla da düşük risk grubuna girdiğinin görüleceği ve bu hasta grubunda ortalama yıllık ölüm riskinin % 3-4 ve beş yıllık sağkalım oranının da en az % 80-85 arasında tahmin edilebileceği, son olarak Merhumun tedavisinde kardiyovasküler mortalite, morbidite ve ani kalp ölümünü azalttığı gösterilen o dönemde alması gereken tüm ilaçları (angiotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri, asetilsalisilik asit, statin, beta bloker) aldığı göz önünde bulundurulduğunda eldeki bilgi ve belgeler ışığında Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın kalp nedenli ani ölümünün beklenmediği ancak bu ihtimalin tamamen dışlanamadığı, bu bağlamda ani ölümde serebro vasküler olaylar gibi kalp dışı ve özellikle de doğal ölüm nedenleri dışındaki ihtimallerin de düşünülmesi gerektiği,
Merhum Cumhurbaşkanının, prostat kanseri nedeniyle geçirmiş olduğu prostat cerrahisinin ani ölüm açısından belirgin bir risk oluşturmayacağı, Düzen Laboratuvarı tarafından yapılan takiplerinde son dönemde PSA değerlerinde bir miktar artış olsa da ani ölüm açısından bir risk teşkil etmeyeceği,
Merhum Cumhurbaşkanının vefatı ile ilgili beyanlar, tıbbi belgeler, ölümünden sonra kamuoyu gündemine gelen iddialar, vefatın beklenmedik bir anda olması ve Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yapılan kan analizlerinde klinik durumuyla açıklanması zor olan anormalliklerin bulunması birlikte değerlendirildiğinde, ölüm nedeni olarak zehirlenme ihtimalinin de göz ardı edilemeyeceği; Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesi büyük acil servisine getirildiği sırada bilincinin olmaması, kardiyovasküler kollapsın gelişmiş olması, solunumunun olmaması ve idrar kaçırma bulgusunun olması, hipoksi gelişmiş olmasının yanı sıra bronşlardan fazla miktarda köpüklü salgı gelmesi, laboratuvar incelemesinde sodyum, glukoz, kreatinin, kreatinin kinaz, LDH ve karaciğer enzimlerinin (AST ve ALT) çok yüksek bulunması, ayrıca, protein ve albümin değerlerinin aşırı düşüklüğü ile klorür değerlerinin değişken olması gibi bulguların organofosfat zehirlenmesini de düşündürebileceği,
Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği tarihte Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Klinik Patoloji Laboratuvarında kolinesteraz testinin çalışılabildiği, alınan plazma ya da eritrosit örneklerinde bu test çalışılmış olsaydı ve enzim aktivitesinde %25-50 aralığında bir düşüş tespit edilseydi, organofosfat zehirlenmesini düşündürecek önemli bir bulgu ortaya konulabileceği,
sonuç ve kanatine varılmıştır.”
Görüleceği üzere, Tıbbi Uzmanlar Heyeti Raporunda; Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde belirlenen ölüm nedeni, tahmini ölüm nedeni olarak nitelendirilmekte ve gerçek ölüm nedenine ilişkin herhangi bir çalışma yapılmadığı ortaya konulmaktadır. Ayrıca, aynı Raporda Merhum Turgut Özal’ın gerek Türkiye’deki gerekse Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hastane ve laboratuvarlardan toplanan tüm sağlık verilerinin değerlendirilmesi sonucunda; Merhumun ölüm nedeni olarak “ani kalp ölümü olasılığının” tamamen dışlanamamakla birlikte “uzak bir ihtimal olarak”görüldüğü, “kalp dışı ve özellikle de doğal ölüm nedenleri dışındaki ihtimallerin” de düşünülmesi gerektiği ve bazı bulguların ise ölüm nedeni olarak “organofosfat zehirlenmesini” de akla getirebileceğiifade edilmektedir.
22    – Merhum Cumhurbaşkanının vefatından sonra, ölümünün şüpheli olduğu iddiaları, muhtelif zamanlarda kamuoyunun ve ilgili kurumların bilgisi dâhiline girmiş, gerek ulusal gerekse yabancı yazılı ve görsel medyada ölümünün şüpheli olduğuna yönelik birçok haber/yorum/makale yayınlanmış ve bu konudaki iddiaları içeren çeşitli kitaplar kamuoyuyla paylaşılmıştır.
Merhum Cumhurbaşkanının vefat ettiği süreçte gerek Köşk’te gerekse Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yaşananlara ilişkin belirsizlikler, kayıtlara geçen ölüm sebebini destekleyecek yeterli derecede tıbbi verilerin olmaması, ölüm raporunda imzası bulunan doktorlar da dahil olmak üzere müdahale sürecine katılan doktorların kesin ölüm sebebinin ancak otopsi ile tespit edilebileceği yönünde genel kanaatleri, Tıbbi Uzmanlar Heyetinin Merhum Cumhurbaşkanının ölüm sebebine ilişkin görüşleri dikkate alındığında, kesin ölüm sebebinin tespit edilebilmesinin otopsi yapılması ile mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde otopsi yapılmadığı, bilgisine başvurulan kişilerin beyanlarından ve ulaşılabilen belgelerden anlaşılmaktadır.
Merhum Cumhurbaşkanının ölümünün şüpheli olarak değerlendirilmesine neden olabileceği düşünülen olaylar/gelişmeler/tespitler ana hatlarıyla aşağıda belirtilmiştir.
    Merhum Cumhurbaşkanının Genel Başkanı olduğu Anavatan Partisinin 18 Haziran 1988 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan 2. Olağan Kongresinde, Kartal Demirağ tarafından açıktan silahlı suikast girişimine maruz kalmış olması,
       Merhum Turgut ÖZAL’ın Cumhurbaşkanı ve Devletin başı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu tüm risklerin ve tehlikelerin doğrudan muhatabı olması,
   Kamuoyu tarafından bilinen bazı sağlık sorunları olmakla birlikte yoğun olan yurtiçi ve yurtdışı çalışma programlarını aksatmadan yürütürken, beklenilmeyen bir anda ölümünün ani olarak gerçekleşmesi,
   17 Nisan 1993 Cumartesi sabahı rahatsızlanması ve sonraki süreçte yaşananlara ilişkin
herhangi bir tespitin adli ve idari makamlarca yapılmamış olması,
   Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlandığı dönemde Köşk’teki sağlık sisteminin sevk ve idaresinde açık ihmal, zafiyet ve eksikliklerin bulunması,
    Ölüm raporunu imzalayan doktorların ölüm sebebini, herhangi bir tetkik ve otopsi yapmaksızın belirlemiş olması
gibi hususlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Merhum Cumhurbaşkanının vefatında şüpheli durumun varlığını çağrıştıran yeterli emarelerin mevcut olduğu düşünülmektedir.
Kaldı ki işbu Raporun ilgili bölümlerinde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere;
   Merhum Cumhurbaşkanının tıbben öldüğü yönünde genel bir kanaat oluştuktan sonra ve ölümünün resmen açıklanmasından (saat 14.30) kısa bir süre önce (saat 14.00) Merhumun kan örneği üzerinde tedavi amaçlı olamayacağı düşünülen ve ölüm sebebini araştırmaya matuf olma ihtimali bulunan bazı tetkiklerin yapıldığı,
     Dr. Cengiz Aslan tarafından Merhum Cumhurbaşkanının zehirlenmiş olabileceği ihtimali iddialarını bertaraf etmek üzere saç tellerinden bir miktarın kesilerek alındığı,
     Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde otopsi işleminin yapılıp yapılmaması konusunun değerlendirildiği
hususları göz önünde bulundurulduğunda, Merhumun naaşı daha Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde iken o dönem itibariyle bazı kişilerde Merhum Cumhurbaşkanının ölümüne ilişkin bir şüphenin de oluştuğu intibaı edinilmektedir. Ancak, ölümün şüpheli olduğuna dair adli mercilere herhangi bir bildirimin yapılmadığı ve bu nedenle de ölü muayenesi ve otopsinin yapılmamış olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan inceleme sürecinde otopsi yapılmamasına neden ihtiyaç duyulmadığı hususunda bilimsel gerekçeleri ihtiva eden herhangi bir belgeye de rastlanılmamıştır.
Birinci Cumhurbaşkanımız Merhum Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, hastalığının başlangıcından itibaren bütün seyrinin doktor gözetiminde olmasına rağmen, vefatından 24 saat 10 dakika sonra doktorlar heyeti tarafından naaşı üzerinde “otopsi yapılmasına neden ihtiyaç duyulmadığına” yönelik 11.11.1938 tarihli tutanak tanzim edilmiştir. Hastalığı başından sonuna yerli ve yabancı doktorlar tarafından takip edilen Merhum Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hastalığının ne olduğu ve seyrinin nasıl devam ettiği bilinmesine rağmen otopsi yapılmasına neden ihtiyaç duyulmadığına dair “Devlet ciddiyetinin” gereği olarak gerekçeli tutanak tanzim etmek lüzumu hissedilmiştir. Ancak, Merhum Turgut ÖZAL’ın vefatında, sözkonusu uygulama yapılmamıştır. Yukarıda belirtildiği üzere, ne şekilde rahatsızlandığı, rahatsızlığının seyri, Hacettepe Üniversitesi Hastanesine getirildiğindeki durumunun ne olduğu (ölü mü/sağ mı) yönünde sağlıklı bir bilgiye erişildiğine ve değerlendirildiğine dair kayıt altına
alınmış bir veri olmaksızın otopsi yapma ihtiyacı duyulmadan ölüm sebebi belirlenmiştir.
Merhum Cumhurbaşkanının ölümünün şüpheli olduğuna ve otopsi yapılması gereğine yönelik iddialara ilişkin olarak Tıbbi Uzmanlar Heyetince, varılan kanaat ve sonuç aynen aşağıya alınmıştır.
“… Nedeni kesin belli olmayan ve/veya tanığı bulunmayan ölümlerin “şüpheli ölüm” olarak kabul edilmesi gerektiği, Merhum Cumhurbaşkanının Hacettepe Üniversitesi Hastanesi büyük acil servisindeki ilk muayene bulgularına göre hukuken somatik ölüm halinin gerçekleşmiş olduğu, ölüm yeri, zamanı ve şeklinin hastanede müdahaleyi yapan hekimlerce bilinmediği, ölüm raporu ve gömme izin belgesinde birbirinden farklı tanıların yazılması nedeniyle hekimlerde kesin ölüm nedeni hakkında bir kanaatin oluşmadığı, tetkik sonuçlarının bir kısmının normal değerlere göre yüksek/düşük veya değişken olmasının izahının gerektiği, Merhum Cumhurbaşkanının rahatsızlanma şeklinin beklenmedik ve ani bir ölümü gösterdiği, Dr. Cumhur Özkuyumcu tarafından, ölümün resmi olarak açıklanmasından kısa bir süre önce “digoksin” düzeyi çalışıldığı (hasta dosyasında buna ilişkin bir kayıt bulunmamaktadır), naaş henüz Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde iken otopsi yapılmasının konuşulduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, nedeni kesin olarak belli olmayan Merhum Cumhurbaşkanının vefatının “şüpheli ölüm” olarak kabul edilmesinin gerektiği,
Merhum Cumhurbaşkanının şüpheli ölümünün adli makamlara bildirilmesinin zorunlu olduğu, şüpheli ölümlerde otopsi yapılıp yapılmaması kararının hekimlere veya aileye ait bir karar olamayacağı, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak keşif ve/veya ölü muayenesi sonuçlarına göre otopsi yapılıp yapılmayacağına karar verilmesi gerektiği, adli makamlara bildirim yapılmamış olmasının merî mevzuata uygun olmadığı,
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüne yönelik şüphelerin ve zehirlenme iddialarının açıklığa kavuşturulabilmesi için öncelikle ailede var olduğu beyan edilen saç telleri üzerinde yapılacak bazı tetkiklerin ölüm nedenine yönelik -özellikle zehirlenme iddialarına- cevap oluşturabileceği,
Kişilerin kesin ölüm nedenlerinin belirlenmesinde otopsi işleminin “altın standart” olarak kabul edildiği, Merhum Cumhurbaşkanının naaşı üzerinde otopsi yapılmadığı için kesin ölüm nedeninin tespit edilemediği, çürüme olayının istisnalarının olduğu, kimyasallarla etkileşim durumunda (tahnit) uygun şartlarda çürümenin kısmen ya da tamamen engellendiği, dolayısıyla birçok adli tıbbi delilin korunduğu, çürümenin gerçekleştiği cesetlerde dahi uzun yıllar çürümeden kalan kemik, tırnak, saç artıkları, sarıldığı pamuk, kefen gibi eşyalarından toksikolojik incelemelerde faydalanıldığı, feth-i kabir suretiyle yapılacak otopside faydalı bilgilere ulaşılabileceği dikkate alındığında, Merhum Cumhurbaşkanının ölüm nedeninin belirlenebilmesi ve vefatı ile ilgili şüphe ve iddiaların izah edilebilmesi için -sonuç alınıp alınamayacağı kesin olarak bilinememekle birlikte- takdiri adli makamlara ait olmak üzere feth-i kabir yapılmasının uygun olacağı sonuç ve kaanatine varılmıştır.”
Türk hukuk sisteminde görevi başında vefat eden Cumhurbaşkanlarına ve diğer Devlet ricaline re’sen otopsi işlemi yapılacağına, organ ve/veya doku örneği alınacağına dair herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak 8. Cumhurbaşkanı Merhum Turgut ÖZAL’ın vefatında yaşanan süreçte göz önünde bulundurulduğunda, görevi başında vefat eden Devlet Ricaline(Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, Bakanlar, yüksek yargı organlarının başkanları/başsavcıları, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları gibi) mutlak surette otopsi yapılmasını ve vücuttan kan, doku, tırnak gibi örnekler alınmak suretiyle tetkik yaptırılmasını ve alınan bu örneklerin belli bir süre muhafaza edilmesini sağlayacak bir düzenleme yapılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.
23     – Merhum Cumhurbaşkanının vefatıyla ilgili süreçte yaşananlara ilişkin kamuoyuna intikal eden iddialara duyarsız kalındığı, konunun araştırılması/incelenmesi/soruşturulmasına yönelik olarak yetkili makamlara yapılan müracaatların da gereği gibi değerlendirilmediği ileri sürülmüştür.
Merhum Cumhurbaşkanının vefatına ve bu süreçte yaşananlara ilişkin şüphe ve tereddütlere dair araştırma/inceleme/soruşturma yapılmasının gerekliliğini kamuoyu gündemine getiren talepler ve/veya yetkili makamlara yapılan müracaatlardan tespit edilebilenlere ilişkin açıklamalara aşağıda yer verilmiştir.
a)    Merhum Cumhurbaşkanının vefatından dokuz gün sonra Gazeteci-yazar Mehmet Ali Birand tarafından hazırlanan ve Show TV’de 26 Nisan 1993 tarihinde yayımlanan 32. Gün programında; Köşk’teki sağlık ve koruma hizmetlerinin organizasyon ve işleyişindeki yetersizliklere, Merhumun rahatsızlanmasını takip eden süreçte, müdahale, hastaneye nakil ve diğer bir kısım konulardaki aksaklık ve ihmaller ile sürecin sevk ve idaresindeki boşluklara değinilmiştir. Ancak konuyla ilgili bir inceleme ve araştırma yapılıp, sürecin yönetiminde ihmal ve kasıt unsurunun olup olmadığı hususunda bir tespit ve değerlendirme yapılmaksızın Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğince, eleştirilere cevap olmak üzere 27.04.1993 tarihinde “Mevcut ve mümkün olan bütün imkânlar kullanılmış, Hacettepe’ye gelişten itibaren hazır tutulan bütün tıbbi gayretler gösterilmiş ancak “Takdiri İlahi” böyle tecelli etmiştir” şeklinde yazılı bir basın açıklaması ile yetinildiği görülmüştür.
Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve Basın Sözcüsü G. Kaya Toperi’nin, 17 Nisan 1993 tarihinde Köşk’te yaşananlara dair Deniz Yaveri Yrb. Remzi Karaca tarafından hazırlanan raporun Köşk’ün arşivlerinde mevcut olduğu yönünde bazı basın yayın organlarında kendisine atfen haber ve yorumlar yer almıştır.
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve Basın Sözcüsü G. Kaya Toperi, 17 Nisan 1993 tarihinde Köşk’te yaşananlara dair Deniz Yaveri Yrb. Remzi Karaca tarafından hazırlanan raporun Köşk’ün arşivlerinde mevcut olduğu kamuoyuna yansıyan beyanlarında yer almasına karşın, Kurulumuz tarafından alınan beyanında, rapor olarak hatırladığı metnin Cumhurbaşkanı Deniz Yaveri Yrb. Remzi Karaca’nın Sayın Cumhurbaşkanına yönelik hislerini anlatan ve el yazısı ile yazılan ve bir örneğini sunduğu metin olduğunu ifade ederek kendisine atfen yapılan açıklama ve haberleri tevil etmiştir.
Ayrıca, konunun muhatabı olan Deniz Yaveri Yrb. Remzi Karaca ise; Cumhurbaşkanının ölümüne ilişkin bir rapor hazırlamadığını, bu konuda Kaya Toperi’nin basında çıkan rapora ilişkin sözlerinin doğru olmadığını, kendisinin cerideye yazmış olduğu hususları rapor olarak değerlendirmiş olabileceğini beyan etmiştir.
b)    Sağlık eski Bakanı Halil Şıvgın, 17 Nisan 1993 tarihinden kısa bir süre sonra, Merhum Cumhurbaşkanının vefatında yaşanan sürece ilişkin incelemede bulunduklarını ve ulaştıkları sonuçları Sağlık Eğitim Vakfı tarafından çıkarılan “Önce Sağlık” adlı aylık gazetenin “Özal Özel Sayısı” başlığı altında Haziran ayında yayınladıklarını ifade etmiştir.
Adı geçen gazetenin “Özal Özel Sayısı” incelendiğinde; Merhum Cumhurbaşkanının ölümünün ele alındığı, konu ile ilgili alınması gereken sağlık tedbirleri, rahmetlinin rahatsızlanmasına neden olan olgular ve rahatsızlığını takip eden süreçte yaşanan olayların değerlendirilmesinin yapıldığı ve bu konuda uzman görüşlerine başvurularak rahmetliyi ölüme götüren ihmaller ile ölümcül hatalara vurgu yapıldığı görülmüştür.
Merhum Cumhurbaşkanının vefatından yaklaşık iki ay sonra yayımlanan söz konusu gazetede, Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ı ölüme götüren ihmaller ile ölümcül hatalara dikkat çekilmesine rağmen, bu yayımdan sonra görevli ve yetkili makamlar tarafından herhangi bir araştırma/inceleme/soruşturma yapıldığına ilişkin bilgi veya belgeye ulaşılamamıştır.
c)    20. Dönem Tokat Milletvekili Hanefi Çelik tarafından TBMM Başkanlığına sunulan ve Sayın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması talep edilen 19.12.1997 tarih ve 7/4034-10031 esas numaralı soru önergesinde; Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın ölümünün şüpheli olduğu, ölüm olayının zehirlenme dolayısıyla olabileceği, ölümünden önce alınan kanın Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesinde saklandığı ve saklanan kanın kaybolduğu, Kamuoyunda normal ölümle değil öldürüldüğü şeklinde kanaat uyandığı iddialarına yer verilmiştir.
Bahse konu soru önergesinin cevaplandırılması maksadıyla Devlet Bakanlığı tarafından, İçişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığından yazılı bilgi talebinde bulunulmuştur. Devlet Bakanlığının 16.04.1998 tarih ve 00338 sayılı yazısı ile anılan Bakanlıkların görüşleri TBMM Başkanlığına iletilmiş, “söz konusu önergede belirtilen hususlarla ilgili herhangi bir bilgi ve belgeye” rastlanılmadığı ve “Merhum Cumhurbaşkanı’nın kan örneğinin laboratuvarlarda bulunduğu şeklindeki söylenti ile ilgili olarak yapılan araştırmada, herhangi bir kayıt veya bilgi ile kan örneğine rastlanılmadığı” ifade edilmiştir. Bahse konu soru önergesi ile ilgili başkaca bir işlem yapılmadığı tespit edilmiştir.
d)      21. Dönem (1999-2002) Malatya Milletvekili Tevfik Ahmet Özal ve 23 arkadaşı tarafından verilen 07.05.2002 tarihli Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önerge ve gerekçesinde; ” (…) Ölümü anında yanında bulunanların ifadeleri ve kronolojik gelişmeler değerlendirildiğinde, Merhum Cumhurbaşkanımızın aniden ölümü ve ölüm sonrası otopsi yapılmadan defnedilmiş olması daha sonraki gelişmeler bu konuda bir takım kuşkuların doğmasına neden olmuştur.
Hal böyle iken devlet olarak bir araştırmaya gerek duyulmadan hatta otopsi dahi yapılmadan sıradan bir ölüm gibi değerlendirilerek ebedi istirahatgâhına tevdi edilmesi pek çok kuşkuyu da beraberinde getirmiştir.
Tüm bu şüpheleri ortadan kaldırmak ve olayı her yönüyle araştırarak, toplum vicdanını rahatlatmak amacı ile” önergenin hazırlandığı belirtilmiştir.
Yukarıda yer verilen gerekçe dışında, meclis araştırması önergesinin ekinde konuyla ilgili herhangi bir somut bilgi ve/veya belge sunulmadığı görülmüştür.
Söz konusu önerge Genel Kurulun 21.05.2002 tarihli 102. birleşiminde okunarak bilgiye sunulmuştur. Genel Kurul gündemine alınan önerge, 21. Dönemin 01.10.2002 tarihinde sona ermesi nedeniyle İç Tüzüğün 77. maddesi uyarınca arşive kaldırılmıştır. Bu önerge ile ilgili başkaca bir işlem yapılmadığı anlaşılmıştır.
e)       22. Dönem İstanbul Milletvekili Emin Şirin tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına 31.01.2006 tarihinde, 8. Cumhurbaşkanı Merhum Turgut ÖZAL’ın öldürüldüğü iddiasını içeren suç duyurusunda bulunulduğu tespit edilmiştir.
Söz konusu suç duyurusunu içeren dilekçenin talep kısmında, “Sayın Semra Özal’ın röportajında Cumhurbaşkanı Sayın Turgut ÖZAL’ın öldürüldüğüne kesinlikle inanması, delillerin yok edilmesi, Hacettepe Üniversitesinde kan örneğinin yok edilmesi, Sayın Özal’ın zorla resepsiyona götürülmesi, kendisine özel limonata içirilmesi, Sayın Özal’ın zehirlendiği formülün yazılıp bırakılması ve Sayın Süleyman Demirel’in Sayın Özal’ın öleceğini önceden beyan etmesi gibi önemli iddiaları da kapsayan ifadelerinin ihbar kabul edilerek, gerekli araştırma ve soruşturmanın yapılması keyfiyetini arz ederim”şeklinde iddiaların dile getirildiği, ancak herhangi bir somut bilgi ve belge verilmediği görülmüştür.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan 2006/39285 numaralı soruşturma neticesinde, 02.03.2006 tarih ve 2006/21921 karar numarasıyla; (…) Suç duyuru dilekçesinde ve Sayın Semra Özal’ın Sabah Gazetesinde yayınlanan söyleşisinde yaptığı açıklamaların herhangi bir belgeye dayanmadığı, mevcut Hacettepe Hastanelerince düzenlenen raporların aksine Sayın
Cumhurbaşkanımız Turgut ÖZAL’ın ölümünün zehirlenme ile ilgisinin olmadığı, kalp yetmezliğinden meydana geldiği anlaşıldığından, herhangi bir kişi veya kişiler hakkında kamu davası açılmasına yer olmadığına.” şeklinde takipsizlik kararı verildiği anlaşılmıştır.
f)  Yukarıda yer verilen talep ve müracaatların yanında Merhum Cumhurbaşkanının vefat tarihinde ve sonrasında görev alan üst düzey bazı devlet yetkililerinin, “konunun bütün yönleri ile araştırıldığı/incelendiği/soruşturulduğu yönündeki” beyanlarının kamuoyuna yansıdığı görülmüştür.
Bu kapsamda, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Genelkurmay Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğünden alınan cevabi yazılarda, bugüne kadar Merhum Turgut ÖZAL’ın ölümüyle ilgili herhangi bir araştırma, inceleme ve soruşturma yapılmadığı bildirilmiştir
Neticede, 2010 yılında Sayın Cumhurbaşkanının Kurulumuza verdiği araştırma ve inceleme görevi kapsamında yapılan çalışma ile aynı yıl içinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturma dışında adli ve idari makamlarca konunun kapsamlı olarak araştırılmadığı görülmüştür.
Yukarıda yapılan tespit ve değerlendirmeler itibariyle ulaşılan nihai değerlendirme ve sonuç aşağıda gösterilmiştir.
Bu kapsamda, bahsedilmesi gereken ilk husus; döneme dair ortaya çıkan ve kısmen de halen devam eden kamu yönetiminin güvenliği ve işleyişine ilişkin olarak tezahür eden önemlibir zafiyet ortamının varlığıdır. Merhum Turgut ÖZAL, görevi başında vefat eden bir Cumhurbaşkanıdır. Ölümü, uzun süreli devam eden ağır bir hastalık neticesinde olan ve beklenen bir ölüm değildir. Ölümü, ani bir ölüm şeklinde gerçekleşmiştir. Görevi başında ve ani şekilde ölen bir Cumhurbaşkanının ölümü her zaman “şüpheli” bir ölümdür. Bu itibarla, ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla herhangi bir otopsi ve/veya Köşk yerleşkesinde delil tespiti benzeri işlemlerin yapılmamış olması tam anlamıyla “akıl tutulması” ile izah edilebilecek bir durumdur. Öyle ki, mezkur akıl tutulması dönemin ilgili Devlet organlarına ve merhumun yakınlarına tam anlamıyla hakim olmuştur. Bunun sonucunda da, ölüm nedeninin belirlenmesi konusunda gerek doktorlar ve aile üyeleri tarafından gerekse yargı organları ve diğer Devlet ricali tarafından otopsi yapılması konusunda gerekli ihtimam ve tavır gösterilmemiştir.
Kamu oyunda yaygın bir şekilde Merhum Turgut ÖZAL’ın ölümünün doğal bir ölüm olarak görülmemesi ve öldürülmüş olabileceğine ilişkin ölümün hemen akabinden itibaren genişbir yelpazede bir takım iddiaların ortaya çıkmasının temel sebeblerinden birisisi de budur.Merhum Turgut ÖZAL’ın ölümünün üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen bu süre içerisinde ölümü ile ilgili olarak ortaya atılan çeşitli iddialar hakkında bugüne kadar herhangi bir idari araştırma ve inceleme ile kapsamlı bir adli soruşturma yapılmamış olması da aynı akıl tutulmasının uzun yıllar boyunca devam ettiğine işaret etmektedir. Söz konusu akıl tutulması,esas itibariyle gerek görev başında ölen gerekse görevini yapmaya engel teşkil edecek nitelikteağır hastalığa yakalanan Devlet adamları hakkında izlenecek hukuki süreç ve yöntemlerin yazılıhukuk kuralları olarak Anayasa ve diğer mevzuatta tanımlanmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu konu tamamıyla geleneğe bırakılmış olup Devlet hayatımızda zaman zaman yaşanan inkıtalar nedeniyle bu konudaki gelenekler de tam olarak gelişmiş değildir.Nitekim, gerek merhum Turgut ÖZAL’ın ölümü gerekse merhum Başbakan Bülent ECEVİT’in hastalık süreci ile ilgili ortaya atılan iddialar ve yaşananlar bu konudaki eksikliği/zafiyetitümüyle teyit eder mahiyettedir.
Bahsedilmesi gereken ikinci husus ise dönemin Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde Cumhurbaşkanlarına sunulan sağlık hizmetlerinin kapasitesi ve kalitesi ile ilgili ciddi sorunlarınvarlığıdır. Merhum Turgut ÖZAL’ın geçmiş sağlık bilgileri ve yoğun program trafiği bilinmesinerağmen derhal müdahaleye uygun ve yeterli sağlık personeli, ekipmanı ve donanımlı bir ambülânsın bulundurulmamış olması kabul ve izah edilebilir bir yönetim anlayışı ve uygulamasıdeğildir. Bu açıdan, Merhum Turgut ÖZAL rahatsızlandığı anda: kendisine ne gerekli vasıfta ilkmüdahale yapılabilmiş ne de uygun bir şekilde ve tam zamanında hastaneye götürülebilmiştir.Söz konusu dönemde Sayın Cumhurbaşkanının acil bir rahatsızlık geçirmesi anında izlenecek yöntem ve süreçlerin (ilk müdahaleyi yapacak sağlık personeli ile araç ve gerecin hazır tutulması, takip edilecek yol güzergahı ve gidilecek sağlık kuruluşu, yol emniyeti ile ilgili tedbirler, son zamanlarında yediği ve içtiği şeylerin listesi ve numunesi, kullandığı ilaçlarınlistesi, hasta öyküsüne ilişkin bilgiler vb.) tanımlanmamış olması nedeniyle, adeta, herhangi birmahallede aynı şekilde vefat eden bir insan için hane halkı ve komşular tarafından yapılan iş veişlemlerin ötesinde herhangi bir uygulama yapılamamıştır.
Bu itibarla, gerek rahatsızlanma anı ve şekli ile ilgili belirsizlikler ve çelişkiler gerekseölüm nedeninin tespitine yönelik olarak gerekli otopsi ve diğer işlemlerin yapılmamış olması vealınan kan örnekleri ile ilgili yapılan tahlillerin akıbetinin belirsizliği gibi hususlar MerhumTurgut ÖZAL’ın ölüm nedeninin bugün itibariyle de bilinmezliğini koruduğunu göstermektedir.Kurulumuz tarafından oluşturulan Tıbbi Uzmanlar Heyetinin de ulaşmış olduğu nihai bilimselsonuç da özet itibariyle bu istikamettedir. Tıbbi Uzmanlar Heyetince ulaşılan sonuca: Türkiye’deki hastane ve laboratuarlar ile Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hastanelerdentoplanabilen ve sonradan oluşturulan sağlık dosyası ile ulaşılmış olması ve yıllar geçtikten sonrayapılan bir çalışma olması nedeniyle belirli bir ihtiyat payı ile yaklaşılması gerekmektedir.Ancak, yukarıda ifade edilen ölüm nedeninin otopsi yapılmadan tahmini olarak belirlenmişolması karşısında: sözkonusu bilimsel incelemenin yeni bazı değerlendirme ve bulgular içerdiğide açıktır.

Merhum Turgut ÖZAL’ın öldürülmüş olduğuna ilişkin ortaya atılan çeşitli iddialar hakkında ancak sınırlı bir inceleme yapılabilmiştir. Somut bazı olaylar ve bilgiler ihtiva edenmezkur iddialardan; özellikle, merhumun zehirlendiğine ve yeterli tıbbi yardım almadığına ilişkin merhumun yakınları tarafından dile getirilen bazı iddialar incelenmiştir. Merhum TurgutÖZAL’ın öldürülmüş olduğuna ilişkin ortaya atılan iddiaların önemli bir bölümünün ise soyutnitelikte olup daha ziyade çeşitli ulusal veya uluslarası olgular/gelişmeler temel alınarak ortayaatılan “öldürülme nedeni” etrafında kurgulanan iddialar olduğu görülmektedir. Bu nedenle, söz konusu iddiaların bu aşamada araştırılması ve ispatlanması imkanı bulunamamıştır. Ancak, ölüm nedeninin netleştirilmesinden sonra sözkonusu iddiaların ciddiyeti/geçerliliği hakkında düşünülebileceği /inceleme yapılabileceği açıktır.
Bu nedenle, Tıbbı Uzmanlar Heyeti tarafından mevcut tıbbi veriler çerçevesinde önerilen, ölüm nedeninin belirlenmesine ilişkin yöntem ve süreçlerin gerekliliğinin; Raporun yukarıdaki bölümlerinde yapılan tespit ve değerlendirmeler muvacehesinde Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın ailesi ile yargı organlarının takdir edebileceği bir durum olduğu kanaatine varılmıştır.
Yukarıda özetlenen ve ayrıntıları Raporun ilgili bölümlerinde yer alan tespit, değerlendirme ve önerilerin gereğinin yapılmasını teminen işbu Raporun, 2443 sayılı Devlet Denetleme Kurulu Kurulması Hakkında Kanun’un 6. maddesi uyarınca Başbakanlığa gönderilmesi gerektiği ve ayrıca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına da raporun bir örneğinin iletilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.
Saygılarımızla arz ederiz. 04.06.2012


Metin Kutusu: (imza) Cemal BOYALIMetin Kutusu: (imza) Faik CECELİ(imza)
İsmail Hakkı SAYIN


Metin Kutusu: UyeMetin Kutusu: UyeBaşkan


(imza) Mehmet Ali ÖZKILINÇ Uye

 

 

Savunma Adli Tıp Akademisi TBB-ATA Alıntıdır THS

Makale Özeti
CMK m. 67/6’da düzenlenmiş bulunan “Uzman” mütaalasının teoriden uygulamaya geçebilmesi ve ayrıca da silahların eşitliğini sağlayabilmek için bir öneri. Bu çalışmanın hukuk kısımları Yrd. Doç. Dr. S. Sinan KOCAOĞLU; Adli Tıp ile ilgili kısımları Prof. Dr. Hamit HANCI tarafından kaleme alınmıştır. Bu makalenin gereği yani TBB Savunma Adli Tıp Akademisi’nin kurulması ve bu husus hakkında bir fizibilite etüdü yapılması için tarafımdan Türkiye Barolar Birliği’ne yapılan başvuru ise TBB Yönetim Kurulu tarafından maalesef ki baştan savma kabilinden iki cümlelik “hukuki temelsiz bir gerekçe” ile reddedilmiştir. Dileriz ki TBB bir gün, en az Barolara “hizmet aracı” (!) olarak adlandırılan “makam arabası” almak kadar önemli bir konu olan “savunma”yı tahkim edecek konulara da ilgi göstermeye başlar. Bu bağlamda teklifin mimarı olarak, TBB Yönetim Kurulu’nun bilgiye dayanmayan, yeniliğe kapalı ve sabit fikirli olumsuz tavrına rağmen önerimizin avukatlık mesleği için önemini kavrayan ve kabul görmesi için çabalayan genç meslektaşım TBB Başkan Danışmanı Av. Oğuzhan BUHUR’a teşekkür ederim…

Yazarın Notu

Armağan olarak yayınlanmış bu makaleye atıfların gerektiğinde: “HANCI Hamit. İ-KOCAOĞLU S. Sinan, ‘Savunma Adli Tıp Akademisi: TBB-Ata’, Adli Tıp ve Ceza Hukuku,Prof. Dr. İ. Hamit HANCI’ya Armağan Proje Yöneticisi: Prof. D.r Kayıhan iÇEL, Editör: Prof. Dr. Yener ÜNVER, Seçkin Yayınları, Ankara, 2012, sf. 15-25” şeklinde yapılması rica olunur. Makalenin ORJİNAL “pdf” formatindaki halinin indirmek için bkz. http://vub-be.academia.edu/SSinanKocaoglu/Papers/1467063/Savunma_Adli_Tip_Akademisi_TBB_ATA_
Savunma Adli Tıp Akademisi TBB-ATA
Prof. Dr. İ. Hamit HANCI* –Yrd. Doç. Dr. S. Sinan KOCAOĞLU**

Malumdur ki son yıllarda bilirkişilik kurumlarının bağımsız olmadığı iddiaları
çok sık gündeme gelmektedir. Bir tür “tekel” haline gelmiş olan Adli Tıp
Kurumu (ATK), Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuarları Dairesi
(KPL) ve Jandarma Kriminal Daire Laboratuarları (JKDB), Devletin idari
yapılanması içerisinde yer alan ve devlet” aygıtının veya emrinde işlev gören
müesseselere dönüşmüşlerdir.

Bu yazının amacı, her gün basında karşılaştığımız ve yukarıda sayılan kurumların
çalışmalarının verimlilik, etkinlik, işlev ve bağımsız bilirkişilik görevlerini
tartışmaya açmak değildir.

Tarafımızca hedeflenen kısa ve öz bir şekilde silahların eşitliğini sağlamak
için, konum olarak devletin değil de özgür savunmanın şemsiyesi altında örgütlenecek
ama aynı anda muhakkak “özerk” bir konumda teşkilatlanması gerekecek;
maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesini sağlamak için her türlü dogmanın
etkisinden uzak, objektif, bilimsel, teknolojik araçlar ve yaklaşımlar ile alanında
uzman yerli ve yabancı bilim adamları/teknisyenler vasıtasıyla TBB inisiyatifinde
bir “Adli Tıp Akademisi” (TBB-ATA) kurulmasını sağlayacak temel bir
organizasyon yapısını tartışmaya açmaktır.

Bu maksatla yazının birinci bölümünde meselenin kuramsal (hukuki) boyutu
incelenirken, ikinci bölümde meselenin uygulama (adli tıp) boyutu ve tarafımızdan
teklif edilen taslak örgüt yapısı
ortaya konulacak ve son bölümde konu
ile ilgili tespit ve önerilerimiz açıklanacaktır.

I. MESELENİN KURAMSAL (HUKUKİ) BOYUTU
Muhakeme hukukunda silahların eşitliğini sağlayabilmek için Türkiye Barolar
Birliği Adli Tıp Akademisi’nin (TBB-ATA) hukuksal boyutu ülkemizde
ilk olarak TBB dergisinin bir önceki sayısında elinizdeki mektubun yazarlarından
Dr. iur. S. Sinan KOCAOĞLU tarafından teklif edilmiş ve bu husustaki
olasılıklar tartışmaya açılmıştır.1 Önceki makalede ceza yargılamasında silahla

*

Adli Tıp Uzmanı (MD). Ankara Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Adli Bilimciler
Derneği Başkanı.

**

Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi; Ankara Barosu Geçmiş Dönem Yönetim Kurulu Üyesi. LL.M. (Brussels), LL.D. (Ankara).

Bahsi geçen makale için bkz. KOCAOĞLU S. Sinan, “Türk Ceza Muhakemesi Sisteminde
Silahların Eşitliği İlkesini Gerçekleştirebilmek İçin Bir Reform Önerisi (Amerika Birleşik Devletleri
Ceza Muhakemesi Sistemine Savunma Ve Müdafi Perspektifinden Mukayeseli Bir Bakış)”, Türkiye
Barolar Birliği Dergisi, Yıl: 23, Sayı: 92, Yıl: 23, Ocak/Şubat 2011, sh. 238-286.

Adli Tıp ve Ceza Hukuku

rın eşitliğini sağlayabilmek için yapılan reform tekliflerinin en önemli ikisi
“Savunma Araştırmacısı” ve “Savunma Adli Tıp/Kriminal Enstitüleri” idi.

“Savunma Araştırmacısı” olgusunun ülkemizde hayata geçebilmesi için hem
pek çok kanun değişikliğine ve hem de toplumda büyük bir zihniyet değişimine ihtiyaç
vardır. Dolayısıyla anılan kurum sadece öğreti ve uygulamada tartışılması ve
ileride şartlar oluştuğunda gerçekleştirilebilmesine zemin hazırlanması için mukayeseli
hukukta araştırılmış, ülkemizin yapısına göre düzenlenmiş ve yazılmıştır.

Halbuki Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere karşılaştırmalı hukukta
pek çok örneği bulunan “Savunma için Adli Tıp/Kriminal Enstitüsü”
kurumunun ülkemizde gerçekleştirilmesine hiçbir kanuni ve zihni engel yoktur.

Kanuni hiçbir düzenlemeye gerek yoktur. Çünkü 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu (CMK) “Uzman Mütalaası” başlığı altında cumhuriyet savcısı,
katılan, vekili, şüpheli veya sanık, müdafii veya kanunî temsilcinin, yargılama
konusu olayla ilgili olarak veya bilirkişi raporunun hazırlanmasında değerlendirilmek
üzere ya da bilirkişi raporu hakkında, uzmanından bilimsel mütalaa
alınabilmesini düzenlemiştir (CMK m. 67, f. 6).2

1136 sayılı Avukatlık Kanunu ise Türkiye Barolar Birliği’ne “Avukatların
meslekte gelişmelerini teşvik edecek ve sağlayacak her türlü tedbirleri almak” (Av.

K. m. 110, f. 9), “Kanunların avukatlara tanıdığı hakların gerçekleşmesine ve yüklediği
görevlerin tam ve şerefli bir şekilde yerine getirilmesine çalışmak” (Av. K.
m. 110, f. 11), “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak, bu
kavramlara işlerlik kazandırmak” (Av. K. m. 110, f. 17) görevlerini yüklemiştir.
Bu çerçevede belirtmeliyiz ki CMK’nın 67. maddesinin son fıkrasının bu düzenlemesini
gerçekleştirebilecek bir alt yapı maalesef ki ülkemizde mevcut değildir.
Örneğin bir tabanca mermisinin balistik incelemesini yaptırmak isteyen, ya da bir
saç telinin DNA’sının incelenmesini isteyen veya imza incelemesi yaptırmak isteyen
yahut da bir hastalığın nedeni hakkında rapor almak isteyen bir avukatın bunları
nereden, nasıl ve hangi şartlarda temin edebileceği bir muammadır.

Uzman raporunu temin etmeyi başarabilen bir müdafiye veya müvekkiline,
bu uzman görüşü temini ne kadar büyüklükte bir mali yük yaratacaktır? Ayrıca bu
uzman raporu mahkeme ya da savcılık makamlarını işgal eden kişiler tarafından
ciddiye alınacak objektif bir kurumsal bir güvenceye sahip olabilecek midir?

İşte bu yüzden CMK’nın 67. maddesinin altıncı fıkrasının gereğini yerine
getirilebilmesi için öncelikle TBB bünyesinde kurulacak, daha sonra Ankara,
İstanbul, İzmir, Van ve Diyarbakır gibi büyük illerde şubeleri açılabilecek
“özerk” bir “Savunma Adli Tıp” kurumuna yani “Türkiye Barolar Birliği

Savunmanın “uzman” yardımından faydalanması ile ilgili olarak daha detaylı bir bilgi için bkz.
KOCAOĞLU S. Sinan, “Müdafi”, Seçkin Yayınları, Ankara, 2011, sh. 179, 231, 293, 301-303.

1. Savunma Adli Tıp Akademisi TBB-ATA
Adli Tıp Akademisi”ne acilen ihtiyaç vardır. Bu kurumu acilen kurarak savunmanın
hizmetine sunmak, Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesinin TBB’ye
yüklediği bir yükümlülüktür.

TBB’nin inisiyatif alarak böylesi bir adli tıp akademisi kurması, iddia karşısında
kendi adli tıp enstitüsüne sahip olmayan savunmanın bu konudaki büyük
boşluğunu dolduracaktır. Avukatlar, uzman raporunu nereden alabilecekleri
hususunda endişelenmek zorunda kalmayacaklar; alınan uzman raporları kurumsal
güvenceye sahip olacak, TBB kendi kendini finanse eden bu sistemde
mali olarak herhangi bir kayba uğramayacaktır.3

Ayrıca “Türkiye Barolar Birliği Adli Tıp Akademisi” ile Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde silahların eşitliği ilkesinin gerçekleştirilmesine
de bir adım daha yaklaşılmış olunacaktır. Çünkü, AİHM savunmanın
bilirkişine aynen iddianın veya yargılama makamının bilirkişisi denkliğinde
değer verilmemesini AİHS’nin ihlali olarak görmektedir.4

AİHM’in silahların eşitliğine bu şekilde yaklaşımı, ceza yargılaması sistemimizde
CMK’nın 67. maddesinin son fıkrasında öngörülmüş uygulamada “taraf
bilirkişi” olarak adlandırılan “uzman”ı çok önemli bir konuma getirmektedir.
Çünkü, hem AİHS ve hem de CMK bağlamında, yargılama makamı hükmü tesis
ederken uzman mütalaasını gerekçesinde değerlendirmek mecburiyetindedir.
Yargılama makamının savunmanın uzmandan faydalanma talebini reddetmesi
veya gerekçesinde dinlediği uzman raporunu değerlendirmemesi savunma hakkının
ihlâli olacaktır. Bu durum hukuka kesin aykırılık hallerini meydana getirerek,
birer mutlak temyiz ve bozma nedeni oluşturacaktır (CMK 289, f. 1, b.g ve b.h).

Halbuki TBB-ATA’nın ihdası ile müdafiler tarafından kolay, hızlı ve uygun
bir mali yükümlülük ile uzman mütalaasına ulaşabilecek; adli tıp/jandarma
kriminal/polis kriminal gibi kurumlarda uzun zaman sıra beklenilmesi engellenerek
adaletin yerine getirilmesinde yavaşlık ortadan kaldırılmış olacak; zaman içerisinde
evrensel hukuk nosyonunu özümsemiş savcılar veya hakimler tarafından uzman
mütalaası ya da bilirkişi raporları için dahi tercih edilen bir enstitü olacaktır.

Zira, nasıl ki savcılar cumhuriyeti yani devleti/toplumsal iddia makamını
temsil eden birer devlet memurudurlar; aynı
şekilde Adli Tıp, Jandarma ve Em

3

TBB-ATA’nın vereceği hizmetlerin ücreti ile ilgili olarak belirtmek istediğimiz çok önemli bir husus,

CMK gereği baro görevlendirmeleri ile savunması yürütülen şüpheli veya sanıkların TBB-ATA’ya

başvurularının sosyal devlet ilkesi gereğince devlet ya da gelecekte TBB-ATA’nın kar etmeye baş

ladığı durumda oluşturulacak bir fon tarafından karşılanmalıdır. Aksi takdirde, ekonomik olarak im

kanı olmayan kişilerin savunma hakkı, uzman desteğinden ekonomik nedenler ile yararlanmaktan

eksik kaldıkları için gereğince yerine getirilmiş olmayacaktır. Bu tip uzmanlık hizmetlerinin atanan

müdafilerin bağlı oldukları barolar tarafından yapılması veya gereksiz başvuruların engellenmesi

için bir filtrasyona tabi tutulması
gibi usulü mekanizmalar, kanaatimizce, geliştirilebilir.
4

Bkz. Bönisch v. Austria (1991) 13 E.H.R.R. 409; [1986] E.C.H.R. 8658/79; Brandstetter v.
Austria (A/211): (1991) 15 EHRR 378.

Adli Tıp ve Ceza Hukuku

niyet Kriminal kurumları
da devletin idari yapılanması içerisinde ve çalışanlarının
hepsi devlet memuru olan kişilerden oluşmuş birer aygıttırlar.

Konusu devlet ya da devletin menfaatleri olan veya herhangi bir dönemdeki
iktidar partisinin menfaatleri ile çatışan davalarda bu kurumların tarafsız,
objektif, adil ve hızlı olmaları tartışma konusudur.

Güçlü devlet (iddia) ile zayıf birey (savunma) arasındaki çelişkiyi giderecek;
terazinin öteki kefesini yani avukatların elini kuvvetlendirecek bağımsız
bir adli tıp akademisine acilen ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı da gidermek ve CMK
67/son düzenlemesinin gereğini yerine getirmek bizatihi savunmanın şemsiye
örgütü olan TBB’nin sırtına kanun koyucu tarafından dolaylı olarak yüklenilmiş
bir yükümlülüktür. Aksi takdirde “Kainat boşluk kabul etmez” darb-ı meselinde
anlatılmaya çalışıldığı gibi TBB’nin doldurmadığı bu gereksinim muhakkak ki
bir takım özel teşebbüsler tarafından doldurulacaktır.5

Bizce, ülkemizde savunma adli tıp kurumu özel sektör güdümünde değil;
öncelikle ve ilk elden bir kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olan
TBB’nin inisiyatifinde kurulmalıdır.

II.
UYGULAMA (ADLİ TIP) BOYUTU VE TARAFIMIZDAN TEKLİF
EDİLEN TASLAK ÖRGÜTSEL YAPI
A.
ADLİ TIP BOYUTU
Meselenin hukuki boyutunun ötesinde, adli tıp kurumlarının ve kriminal
enstitülerinin mali açıdan ve emir-komuta çerçevesinde bağımsızlıklarının gerekliliği,
yurt dışından ülkemize bilimsel amaçlı ziyarete gelen hukukçular ve
adli bilimciler tarafından çok sık olarak vurgulanmaktadır.

Hakim ve Savcıların başvurdukları KPL, JKDB ve ATK gibi bilirkişilik laboratuarlarının
yanı sıra, silahların eşitliği ilkesi uyarınca Avukatların, Mağdurun
ve Katılanların bağımsız olarak başvurabilecekleri bağımsız bir bilirkişilik
kurumunun kurulması adaletin sağlıklı işleyişini hızlandıracaktır.

Bu bölümde konu tamamen tarafsız bir şekilde ele alarak bir beyin fırtınası
yapılıp, bir bilirkişilik kurumu modeli oluşturulmaya çalışılmıştır.

Bu modelin oluşturulmasında hiçbir kurum ve kuruluş örnek alınmamış,
önerilere, eleştiriye, konuya geliştirmeye ve desteğe açık bir sistemin ön hazırlığı
yapılmıştır. Yine taslak örgütün kadroları etkinlik ve verimlilik esası ile
“olması gereken” soyut uzmanlık alanları düşünülerek tasarlanmıştır.

Zaten yazının amacı, içerikteki bütün konuların daha iyiye ve doğruya
ulaşmak amacı ile kurulmasını teklif ettiğimiz örgüt yapısı çerçevesinde tartışı

Her ne kadar özel teşebbüslerin özel kriminal enstitüleri kurmalarına karşı olmasak da bu işin
öncülüğünün ve disiplin yapısının mutlaka savunma mesleğinin örgütleri olan baroların üst yapısı
olan TBB tarafından yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

1. Savunma Adli Tıp Akademisi TBB-ATA
larak, organizasyonun son halini almadan önce meslektaşlardan gelecek değişiklik
teklifleri ile hedefe uygun bir şekilde değiştirilebilmesini sağlamaktır.

B.
TARAFIMIZDAN TEKLİF EDİLEN TASLAK ÖRGÜT YAPISI
Türkiye Barolar Birliği – Adli Tıp Akademisi (TBB-ATA) ile ilgili olarak
tarafımızdan teklif edilen taslak örgüt yapısı konunun özünden uzaklaşmamak
maksadı ile “ana hatları” ile aşağıdaki şekildedir:

1.
Kuruluş Gerekçesi:
Bilirkişilik Kurumlarının Bağımsız Olmadığı, Yöneticilerin Siyasi Atamayla
Geldiği, Bu Nedenle İdareye Karşı Bağımlı Olduğu İddiaları ve Silahların
Eşitliği İlkesi Göz Önüne Alınarak Özerk Bir Bilirkişilik Kurumu Oluşturmak.

2.
Kuruluş:
TBB tarafından kurulacak ve ileride üniversiteye dönüşebilecek bir vakıf
üzerinden ya da iktisadi teşekkül üzerinden kurulacak bir bilirkişilik yapılanması
olacaktır (İleride TBB Üniversitesi’nin kurulabilmesi ihtimaline binaen “vakıf”
daha uygun bir hukuksal yapı sağlayacaktır. Vakıf senedi TBB Yönetim
Kurulu tarafından hazırlanacaktır).

3.
Tanımlar:
a.
Akademi: Türkiye Barolar Birliği Adli Tıp Akademisi’ni (TBB-ATA),
b.
Genel Kurul: TBB-ATA Genel Kurulu’nu,
c.
Yürütme Kurulu: TBB-ATA Yürütme Kurulu’nu,
d.
Denetleme Kurulu: TBB-ATA Denetleme Kurulu’nu,
ifade eder.
4.
Genel Kurul:
a.
TBB Başkanı, TBB Genel Sekreteri ve TBB Genel Kurulunca seçilecek 7
coğrafi bölgeden birer Baro Başkanı,
b.
Anayasa Mahkemesi temsilcisi (üye düzeyinde bir kişi),
c.
Yargıtay temsilcisi (ceza ve hukuk dairelerinden üye düzeyinde birer kişi
olmak üzere toplam iki kişi),
d.
Danıştay temsilcisi (üye düzeyinde bir kişi),
e.
Sayıştay temsilcisi (üye düzeyinde bir kişi),
f.
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) temsilcisi
(bir kişi)
g.
Ankara’da konuşlu tıp fakültelerinin adli tıp ana bilim dallarından birer
temsilci (en az Doç. Dr. düzeyinde) (Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üni

Adli Tıp ve Ceza Hukuku

versitesi, Gazi Üniversitesi, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Ufuk Üniversitesi,
Başkent Üniversitesi, Gülhane Askeri Tıp Akademisi),

h.
Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı temsilcisi (en az Bşk. Yrd. Düzeyinde
bir kişi),
i.
Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü temsilcisi (en az Gn. Müd. Yrd.
düzeyinde bir kişi),
j.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü temsilcisi
(en az Gn. Müd. Yrd. düzeyinde bir kişi),
k.
Yüksek Öğretim Kurumu temsilcisi (üye düzeyinde bir kişi),
l.
Adli Tıp Kurumu Başkanlığı temsilcisi (bir Kişi),
m.
Kriminal Polis Laboratuarları Daire Başkanlığı temsilcisi (en az Daire Bşk.
Yrd. düzeyinde bir kişi) ve Jandarma Kriminal Laboratuarları Daire Başkanlığı
temsilcisi (en az Daire Bşk. Yrd. düzeyinde bir kişi),
n.
Ulaştırma Bakanlığı
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu temsilcisi (en
az Yönetim Kurulu düzeyinde bir kişi)
o.
Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü temsilcisi (en az Gn. Müd. Yrd.
düzeyinde bir kişi),
p.
Sağlık Bakanlığı Hıfzıssıhha Başkanlığı temsilcisi (en az Daire Bşk. Yrd.
düzeyinde bir kişi),
q.
Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Daire Başkanlığı temsilcisi (en az Daire
Bşk. Yrd. düzeyinde bir kişi),
r.
Jandarma Genel Komutanlığı Trafik Daire Başkanlığı temsilcisi (en az
Daire Bşk. Yrd. düzeyinde bir kişi),
s.
Emniyet Genel Müdürlüğü Bilişim Suçları ve Sistemleri Daire Başkanlığı
temsilcisi (en az Daire Bşk. Yrd. düzeyinde bir kişi),
t.
Jandarma Genel Komutanlığı Daire Başkanlığı temsilcisi (en az Daire Bşk.
Yrd. düzeyinde bir kişi),
u.
Türkiye Uluslararası Uyuşturucu ve Organize Suçlar ile Mücadele Akademisi
(TADOC) temsilcisi (bir kişi),
v.
Türk Tabipleri Birliği temsilcisi (Yönetim Kurulu Üyesi düzeyinde bir kişi),
w.
Türk Diş Hekimleri Birliği temsilcisi (Yönetim Kurulu Üyesi düzeyinde bir kişi),
x.
Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) temsilcisi,
y.
İşçi Sendikaları Konfederasyonlarından temsilci (bir kişi), Türkiye İşçi
Sendikaları Konfederasyonu temsilcisi (bir kişi); Türk Mühendis ve Mimar

1. Savunma Adli Tıp Akademisi TBB-ATA
Odaları Birliği (TMMOB) temsilcisi (bir kişi); Türk Akreditasyon Kurumu
(TÜRKAK) temsilcisi (bir kişi).

z.
TBB-ATA Yürütme Kurulu.
5.
Genel Kurul Toplantıları:
Seçimli genel kurul altı senede bir toplanır.

Mali genel kurul, üç senede bir toplanır.

Olağanüstü genel kurul, Denetleme Kurulu’nun iki farklı bağımsız denetim
kurullarının Akademi’nin mali yönetimi hakkındaki olumsuz raporlarının neticesinde
TBB Yönetim Kurulu’nun üye tam sayısının ¾ nitelikli çoğunluğu ile
gerekli görmesi halinde teklifi veya TBB-ATA Yürütme Kurulu’nun üye tam
sayısının ¾ ‘ünün çağrısı ile bir ay içerisinde yapılır.

6.
Yürütme Kurulu:
Yürütme Kurulu, kuruluş aşamasında, TBB Yönetim Kurulu tarafından akademik
ve özgeçmiş özellikleri ile seçilerek teklif edilecek ve dördüncü maddede belirtilen
kurum ve kuruluşlardan katılan temsilcilerden oluşturulacak Genel Kurul tarafından
¾ nitelikli çoğunluk ile yapılan atama ile altı (6) yıllığına seçilecek;

a.
Adli Tıp Uzmanı bir Başkan (Prof./Doç. Dr.),
b.
Adli Tıp alanında uzman üç adet Başkan Yardımcısı (her biri en az Doç. Dr
düzeyinde),
c.
Kamu Hukuku (Ceza ve Ceza Usul Hukuku) alanında uzman bir adet hukukçu
Genel Sekreter (Dr düzeyinde),
d.
İki adet avukat (kamu veya özel hukuk alanlarının birisinde en az doktora
derecesi sahibi),
oluşur.

Müteakip genel kurullarda, Yürütme Kurulu üyelerinin vakıf senedinde belirlenmiş
kadrolara aday teklifleri, TBB Yönetim Kurulu’nun tarafından belirlenmiş
üç kat sayıdaki aday arasından Genel Kurul tarafından seçilerek gerçekleştirilir.

7.
Yürütme Kurulu’nun Yetkileri:
Akademi, Yürütme Kurulu tarafından yönetilir.

Yürütme Kurulu, kurumda çalışan bütün personelin işe alınma, işten çıkarılma,
tayin, terfi, atama, maaş, ödül, disiplin cezası, özlük hakları vb. bütün konularda tek
yetkilidir. Kurumun bütün personeli yürütme kuruluna karşı sorumludur.

Yürütme Kurulu 6 (altı) seneliğine seçilir. Genel Kurul tarafından ibra
edilmek kaydıyla, Yürütme Kurulu’nun işleyişi özerktir.

Adli Tıp ve Ceza Hukuku

Yürütme Kurulu’nun, çalışma usulü ile görev ve yetkileri genel kurul tarafından
kabul edilecek bir iç yönetmelikle gösterilir.

Yürütme Kurulu, bütün kararlarını ¾ nitelikli çoğunluk ile alır. Kararlar gerekçeli
olmak zorundadır.

8. Akademik Kurul:
Akademik Kurul, Yürütme Kurulu, Bilim Daire Başkanları’ndan oluşur. Bu
kurul, akademik anlamda en yetkili organdır.

Akademik Kurul’un, çalışma usulü ile görev ve yetkileri Genel Kurul tarafından
kabul edilecek bir iç yönetmelikle gösterilir.

Akademik Kurul, bütün kararlarını ¾ nitelikli çoğunluk ile alır. Kararlar
gerekçeli olmak zorundadır.

9. Denetleme Kurulu:
Genel Kurul, mali işlerini denetlemek üzere beş yıllık süre için kendi üyeleri
arasından üç asıl ve üç yedek denetçi seçer. Seçim gizli oyla yapılır.

Denetleme Kurulu, gerekirse, en fazla iki farklı bağımsız denetleme kuruluna
mali denetleme raporu hazırlatabilir. Bu raporları, genel kurula gerekçeli
olarak sunar.

Denetleme Kurulu’nun, çalışma usulü ile görev ve yetkileri genel kurul tarafından
kabul edilecek bir iç yönetmelikle gösterilir.

10. Müşavirler:
Müşavirler, Yürütme Kurulu’na danışmanlık yaparlar. Ayrıca Genel Kurul’da
seçilemeyen Yürütme Kurulu üyeleri, müşavir olarak vazifelerine devam ederler.

Müşavirler, Yürütme Kurulu’na danışmanlık yaparlar ve Yürütme Kurulu’nun
kendilerine tevdi ettiği görevleri yerine getirirler.

11. Başkan Yardımcıları:
Başkan Yardımcıları, Başkan tarafından verilecek görevleri yapar ve yetkileri
kullanırlar. Başkan’ın bulunmadığı zamanlarda veya Başkanlık herhangi bir
sebeple boşalmışsa, yenisi işe başlayıncaya kadar Başkan’a ait yetkilerin kullanılması
ve görevlerin yerine getirilmesi akademisyenlik kıdem sırasına göre
Başkan Yardımcıları’na aittir.

12. Genel Sekreter:
Genel Sekreter, Yürütme Kurulu toplantılarına ait tutanakları düzenler, iç
çalışmaları ile yazı işlerini yönetir, çalışanlara gerekli direktifleri verir ve Akademi’nin
çalışmasını denetler.

1. Savunma Adli Tıp Akademisi TBB-ATA
13. Sayman:
Sayman, Akademi’nin mallarını Yürütme Kurulu’nun kararları gereğince
yönetmeye ve para alıp vermeye, bütçenin uygulanmasına dair her türlü gözetimi
yapmaya yetkilidir ve Yürütme Kurulu’nun avukat üyeleri arasından seçilir.

14. Akademi’nin Sunacağı Hizmetler:
Akademi, avukatlardan, yargı
mercilerinden veya kolluktan gelecek talepleri
karşılamak için bilimsel bilirkişilik ve uzmanlık hizmetleri verir. Verilecek uzmanlık
hizmetlerinin muhakkak ki ceza ve hukuk yargılaması ile ilgili olması
gerekmemektedir. Bütün gerçek kişiler, özel hukuk tüzel kişileri ile birlikte tüm
kamu kurum ve kuruluşlarından gelen talepler de TBB-ATA tarafından karşılanır.

Akademi, hizmetleri ücretlidir. Ücretler, Yürütme Kurulu tarafından belirlenir.
Avukatlara, hizmetleri TBB Yönetim Kurulu’nun da görüşü alınarak Yürütme
Kurulu tarafından öngörülecek indirim ile verilecektir.

Bunların yanı sıra, Akademi tarafından hizmet içi eğitimler, konferans ve
seminerler, ileride TBB Üniversitesi kurulması halinde yüksek lisans ve doktora
programlarıyla, adli bilimlerin çeşitli alanlarında eğitim verilecektir.

15. Akademi’nin Taşra Şubeleri ve Daireler:
Yürütme Kurulu tarafından gerekli görülen hallerde, TBB Yönetim Kurulu’nun
da görüşü alınarak, uygun görülen şehirlerde ve konularda lazım gelen
şubeler ve daireler açılabilecektir.

16. Eğitim ve Rutin Hizmetlerin Yürütülmesi:
Bütün gerçek kişiler, özel hukuk tüzel kişileri ile birlikte tüm kamu kurum
ve kuruluşları, ek görevle eğitim ve rutin hizmetler için personel talep edebilir.
Bu taleplerin gereği ve eğer kabul edilecek ise kabul şartları, Yürütme Kurulu
tarafından incelenir ve karara bağlanır.

17. Daireler:
A. Bilim Daireleri
a. Adli Tıp.
b. Belge İnceleme.
c. Adli Biyoloji ve DNA.
d. Adli Toksikoloji/Doping.
e. Adli Fizik.
f. Adli Hemşirelik.
g. Adli Diş Hekimliği.

Adli Tıp ve Ceza Hukuku

h. Adli Patoloji.
i. Adli Entomoloji ve Adli Palinoloji.
j. Adli Psikiyatri ve Adli Psikoloji.
k. Adli Antropoloji ve Adli Arkeoloji.
l. Adli Veterinerlik.
m. Trafik ve Adli Otomotiv.
n. Kriminoloji.
o. Adli Toprak/Taş Analizleri.
p. Adli Meteoroloji-Adli Astronomi.
q. Adli Bilişim.
r. Yangın İncelemeleri.
s. Bina ve Metal Dayanıklılık.
t. Malpraktis.
u. Olay Yeri İnceleme ve F2K.
B. İdari Daireler:
a. Eğitim, Dışİlişkiler ve Bilimsel Yayınlar Daire Başkanlığı.
b. Mali İşler Daire Başkanlığı.
c. Personel İşleri Daire Başkanlığı.
III. SONUÇ
Devleti değil de bireyi merkeze alan çağdaş özgürlükçü hukuk anlayışının
sonucunda, Anayasamızın ve özellikle Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci
fıkrası bağlamında taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil
yargılanma hakkına ait düzenlemeleri; bu sözleşmenin nihai yorumlayıcısı olan
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu husustaki kararlarının; ayrıca 5271
sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 67. maddesinin son fıkrasının gereğini
yerine getirmek için bu makaledeki önerilerimiz sunulmuştur.

Bu yüzden, avukatlık/müdafilik yani savunma mesleğinin şemsiye örgütü
olan Türkiye Barolar Birliği, zaruret olan bu girişimi gerçekleştirmelidir düşüncesindeyiz

Böylece, Toplumsal iddia makamı karşısında denk güçlere sahip olmayan
toplumsal savunma makamını tahkim etme, yani silahların eşitliği ilkesini gerçekleştirilmesi
vazifesi yerine getirilmiş olacaktır.

01.07.2012 Tarihinde Yürürlüğe girecek YENİ TÜRK TİCARET KANUNU’nun Anonim Şirket ile ilgili Ön Bilgiler

Kanun No : 6102
Kabul Tarihi : 13.01.2011
Resmi Gazetede Yayınlanma Tarihi : 14.02.2011
Yürürlük Tarihi : 01.07.2012

BAŞLANGIÇ
1 Ocak 1957 tarihinden beri yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nu yeni baştan değiştiren ve çok özel hükümleri ihtiva eden 6102 sayılı TÜRK TİCARET KANUNU 14.02.2011 tarihli resmi gazetede yayınlanmış bulunmaktadır.
Kanun 1535 maddeden ibarettir. Eski kanun 1475 maddeden oluşmaktaydı. Kanunun uygulanmasına açıklık getiren 6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 44 maddelik kanun, ana kanunla birlikte 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Açıklandığı üzere kanun çok geniş kapsamlıdır. Konumuz, anonim şirketler olup, Türk Ticaret Kanunu 329-563 maddelerini kapsamaktadır.
Bu yazının gayesi, anonim şirketlerin yeni kanundaki görünümlerini basit bir şekilde özetlemekten ibarettir.

ANONİM ŞİRKETLER

KURULUŞ VE BORÇTAN SORUMLULUK
Anonim şirketlere ait kuruluş mukavelesi noter huzurunda imzalanır. Şirket kurucuları Anonim Şirket kurma konusundaki iradelerini ve sermayenin tamamını taahhüt ettiklerini noter huzurunda beyan ederler. Bu beyan noter şerhi ile onaylanır. ( TTKm.341) Böylece şirket ön kuruluşunu tamamlamış olur. Kesin kuruluş, ön kuruluşu izleyen 30 gün içinde Ticaret siciline tescil ve ilan ile sağlanmış olur. Bu tescil ile şirket tüzel kişilik kazanacaktır.
Anonim Şirketlerin bir bölümü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın yayınlayacağı bir Tebliğ’e göre belirtilmiş olan faaliyet alanları çerçevesinde Bakanlığın izni ile kurulabileceklerdir. Sözleşme değişiklikleri de aynı şekilde Bakanlığın iznine tabii olacaktır.
Mevcut kanunda işletme konusunun net ve açık olarak belirtilmesi gerekliyken yeni kanun bu hususta bir değişiklik getirmiş, kanunen yasaklanmamış olan her türlü ekonomik amaç ve konular için Anonim Şirketin kurulmasına olanak sağlamıştır.
Esas sözleşmede özetle şunlar yer alır:
– Ünvan, merkez
– Şirketin işletme konusu
– Şirketin sermayesi ile her payın itibarî değeri, ödenme şekli
– Hisselerim cinsleri, devir sınırlamaları, imtiyazlar
– Paradan başka sermaye olarak konan haklar ve ayınlar
– Kuruculara, yöneticilere, Yönetim kuruluna ve diğer kimselere şirket karından sağlanacak menfaatler
– Yönetim kurulu üye sayısı ve imza yetkisi
– Genel kurulların toplantı daveti ve oy hakları
– Şirketin süresi
– İlanların şekli
– Taahhüt edilen sermaye payının türü ve miktarı
– Hesap dönemi
Esas sözleşme yazılı olmalı ve kurucu imzaları noterce onaylanmış olmalıdır.
Bundan başka, kurucular noterde, kurucular beyanı adı verilen bir beyan imzalarlar. Bu beyanda, ayni sermaye konuluyor, bir ayın ya da işletme devralınıyorsa, bunlara verilecek karşılığın uygunluğuna; bu tür sermayenin ve devralmanın gerekliliğine, bunların şirkete olan yararlarına ilişkin belgeli, gerekçeli ve kesin ifadeli açıklamalar yer alır. Ayrıca, şirket tarafından iktisap edilen menkul kıymetlerle, bunların iktisap fiyatları, söz konusu menkul kıymetleri çıkaranların son 3 yıllık, gereğinde konsolide finansal tablolarının değerlemelerine ve çözümlenmelerine ilişkin bilgiler, şirketin yüklendiği önemli taahhütler, makina ve benzerleri malların ve herhangi bir aktif değerin alımına ilişkin bağlantılar, fiyatlar, komisyonlar ile her türlü borçlar, emsalleriyle karşılaştırılarak, açıklanır. Bunun yanında kuruculara tanınan menfaatler de gerekçeleriyle beyanda yer alır.
Kuruluş nakdi veya ayni olsun, kurucular kuruluş beyanı vermekle yükümlüdür. Bu beyan denetimin vazgeçilmez parçasıdır. Gerçeğe uygun olmadığı takdirde cezai-hukuki sorumluluğu vardır. Raporu bütün kurucular birlikte imzalayıp verir. Vekaleten imzalanması mümkün değildir. Ancak yardım alınması mümkündür. Rapor, denetçiye verilir. Denetçinin incelemesinden sonra, Sicil Müdürü inceler ve dosyada saklar. Beyanda işlem denetçisine ödenen ücretler de açıklanır. Beyanın bu denli geniş kapsamlı olmasının sebebi, yolsuzlukları önlemek, denetimi kolaylaştırmaktır.
Şirketin kuruluşuna ait denetleme raporu:
6102 sayılı yeni kanundaki önemli bir yeniliktir. Bu rapor, bir veya birkaç işlem denetçisi tarafından verilir. İşlem denetçisi bu raporda payların tamamen taahhüt edildiğini, en az ödeme tutarının bankaya yatırıldığını ve banka mektubunun mevcut olduğunu ve her şeyin gerçeğe uygun cereyan ettiğini raporunda açıklar. Bu rapor olmadan şirket tescil ve ilan edilemez.
Sonuç olarak şirketin kuruluşuna ait belgeler şunlardan ibarettir: (TTKm336)
– Ana sözleşme
– Kurucular beyanı
– Değerleme raporları
– Kurucular ve diğer kişilerle yapılan ve kuruluşla ilgili olan sözleşmeler
– İşlem denetçisi raporu ve ekleri
Anonim Şirketler, (amme borçları hariç) borçlarından dolayı yalnız şirketin mal varlığı ile sorumludur. Pay sahipleri, sadece taahhüt ettikleri sermaye payları ile doğrudan doğruya şirkete borçludurlar ve şirket borcunu ödemeyen paydaşı icraen takip edebilir.
Şirketin kanuni temsilcisi ve yöneticisi durumunda olan pay sahipleri ise, Amme borçlarından dolayı, şirketten tahsil edilemeyen veya tahsil imkanı olmadığı anlaşılan borçlardan dolayı şahsi mal varlığıyla sorumludur.(6183 sayılı Kanun Mükerrer madde 35) Aynı konuda VUKm10’da tüzel kişilerin kanuni temsilcilerinin sorumluluğu açıklanmaktadır.

KURUCULAR
Şirketin kurucuları, şirket sermayesi için bir pay taahhüt ederek esas sözleşmeyi imzalayan gerçek veya tüzel kişilerdir. Yani tüzel kişiliğe haiz olan başka bir anonim şirket, bir dernek veya bir vakıf dahi Anonim Şirketin kurucusu olabilir.
Eski kanunda Anonim Şirket kuruluşunda en az 5 kişi gerekmekte iken, yeni kanun kurucular için bir veya birden fazla kişinin yeterli olacağını belirterek bir yenilik yaratmıştır. Bu açıklamaya göre Anonim Şirket bir tek kurucu ile dahi kurulabilmekte olup, buna “TEK KİŞİLİK ANONİM ŞİRKET” adı verilir.

TEK KİŞİLİK ANONİM ŞİRKET
Yeni kanunun en çarpıcı özelliği tek kişilik anonim şirket kurulmasına izin vermiş olmasıdır. Kanunun 338. maddesine göre Anonim Şirket kurulabilmesi için pay sahibi olan bir veya birden fazla kişinin mevcut olması yeterlidir. Şöyle ki, yeni kanunda bir kişilik, iki kişilik, üç kişilik vs. şeklinde Anonim Şirket kurulabilecektir. Tek paylı Anonim Şirketler binlerce personele ve kalabalık bir yönetim kuruluna sahip olabilirler.
Bir şirket, birden fazla kişi ile kurulmuş ve zaman içinde hisselerin tek kişide toplanması sebebiyle tek kişilik anonim şirkete dönüşmüş olabilir. Kanunun 338. maddesinde bu konuda acele davranılarak pay sahibinin bir kişiye düştüğü hususunun 7 gün içinde yönetim kuruluna yazı ile bildirilmesini ve yönetimin de bu yazıyı aldığı tarihten itibaren 7 gün içinde şirketin tek kişilik anonim şirket olduğunu tescil ve ilan ettirmesi gerektiği belirtilmektedir.
Tek pay sahibinin adı, ünvanı, yerleşim yeri ve vatandaşlığı da tescil ve ilan ettirilir.

SERMAYENİN ÖDENMESİ
Nakdi Sermaye: Eski kanunda anonim şirketin sermayesi asgari 50.000 TL idi. Yeni kanunda bu rakam halka açık olmayan şirketler için aynen korunmuştur. Fakat kayıtlı sermaye sistemini kabul eden ve halka açık olmayan anonim şirketlerde başlangıç sermayesi 100.000 TL’den az olamaz. En az sermaye tutarı Bakanlar Kurulu’nca arttırılabilir.
Şirket sermayesinin %25’i kuruluş anında nakden ödenerek bankaya yatırılır ve bu ödeme banka mektubu ile ispatlanır. Bakiye %75, şirketin tescili tarihinden sonraki 24 ay içinde ödenir.
Ayni Sermaye: Şirket sermayesi nakit olabildiği gibi ayni de olabilir. Ayni sermayenin, üzerinde herhangi bir ayni hak, haciz ve tedbir bulunmayan bir varlık olması gerekmektedir. Ayrıca nakden değerlendirilebilen veya devrolunan fikri mülkiyet hakları, sanal ortamlar dahil malvarlığı unsurları ayni sermaye olarak konulabilir. Hizmet edimleri, kişisel emek, ticari itibar ve vadesi gelmemiş alacaklar sermaye olamaz.
Konulan ayni sermaye ile kuruluş sırasında devralınacak işletmelere ve ayınlara, şirket merkezinin bulunacağı yerdeki asliye ticaret mahkemesince atanan bilirkişilerce değer biçilir. Sermaye olarak alacak konuluyorsa, varlığı ve değeri bu rapor ile belirlenir.

PAY SAHİPLERİNİN ŞİRKETE BORÇLANMA YASAĞI
Sermayeye iştirak edilmesinden doğan borç hariç, pay sahipleri şirkete borçlanamaz. Pay sahibinin şirket dışındaki işletmesiyle ortağı olduğu şirket arasında yapılan ticari işlemden doğan borç da hariçtir. Maddeye aykırı olarak borçlananlar 300 günden az olmamak üzere ADLİ PARA CEZASI’na mahkum olurlar. Bu kanundan önce edinilmiş borçlar, 3 yıl içinde nakden ödenerek kapatılacaktır. Kapatılmazsa, yukarıdaki ceza uygulanır. ( TTkm562/5-c )
Yönetim kurulu üyesi ve yakınları, kendisinin ve söz konusu yakınlarının ortağı oldukları şahıs şirketleri ve en az %20’sine katıldıkları sermaye şirketleri, şirkete nakit veya ayın borçlanamazlar. Aksi hâlde, şirkete borçlanılan tutar için şirket alacaklıları bu kişileri, şirketin yükümlendirdiği tutarda şirket borçları için doğrudan takip edebilirler. Mevcut borç varsa, 3 yıl içinde nakdi ödeme ile tasfiye edilmesi şarttır aksi halde borçlananlar aynı şekilde 300 günden az olmamak üzere ADLİ PARA CEZASI’na mahkum olurlar.

YÖNETİM KURULU
Yönetim Kurulu, anonim şirketin bir organıdır. Kuruluş mukavelesi ile veya genel kurul tarafından seçilir. En fazla 3 yıl görevde kalırlar. Aksine hüküm yoksa, aynı üyeler tekrar seçilebilirler.
Yönetim Kurulu üyelerinin pay sahibi olmaları şart değildir. Pay sahipleri dışında kalan kişiler de yönetim kurulu üyeliğine seçilebilirler.
6762 sayılı yürürlükteki kanunun 312. maddesine göre, yönetim kurulu pay sahibi aza ortaklardan teşekkül eder. Pay sahibi olmayan bir kimse yönetim kuruluna seçilmiş olursa, pay sahibi sıfatını kazandıktan sonra göreve başlayabilir.
Yönetim kurulu üyelerinin 6762 sayılı kanunun 313. maddesi gereği şirkete hisse senedi tevdii mecburiyeti vardı. Oysa yeni kanunda bu mecburiyet kalkmıştır.
Mevcut kanunda yönetim kurulu en az 3 kişiden oluşabiliyorken yeni kanunda bu hususta yeni bir düzenleme getirilerek kişi sayısı şartı kaldırılmıştır. Yönetim kurulu en az BİR veya daha fazla kişiden oluşabilir. Ancak temsile yetkili en az 1 üyenin yerleşim yerinin Türkiye olması ve T.C uyruklu olması şarttır.
Yönetim Kurulu’na tüzel kişi seçilirse, tüzel kişiyle birlikte, tüzel kişi adına, tüzel kişi tarafından belirlenen, sadece bir gerçek kişi de tescil ve ilan olunur ve şirketin internet sitesinde hemen açıklanır. Tüzel kişi adına sadece tescil edilmiş bu kişi toplantılara katılıp oy kullanabilir.
Yönetim kurulu üyelerinin ve tüzel kişi adına tescil edilecek gerçek kişinin tam ehliyetli olmaları şarttır. Yönetim kurulu üyelerinin en az dörtte birinin yüksek öğrenim görmüş olması zorunludur. Tek üyeli yönetim kurulunda bu zorunluluk aranmaz.
Esas sözleşmede yetki varsa, belirli pay sahiplerine ve azlığa Yönetim kurulunda temsil edilme hakkı tanınabilir. Yine esas sözleşmede yer alması şartı ile, yönetim kurulu üyeliği için aday önerme hakkı tanınabilir. Genel kurul tarafından yönetim kurulu üyeliğine önerilen adayın veya bu hakkın tanındığı gruba ve azlığa mensup adayın haklı bir sebep bulunmadığı takdirde üye seçilmesi zorunludur. Halka açık anonim şirketlerde bu şekilde seçilecek üyeler, yönetim kurulu üye sayısının yarısını aşamaz. Yönetim kurulunda temsil edilme hakkı tanınan paylar imtiyazlı sayılır.
Herhangi bir sebeple bir üyelik boşalırsa, yönetim kurulu, kanuni şartları haiz birini, geçici olarak yönetim kurulu üyeliğine seçip ilk genel kurulun onayına sunar.
Yönetim kurulu üyelerinden birinin iflasına karar verilir veya ehliyeti kısıtlanır ya da üyelik için gerekli kanuni şartları yahut esas sözleşmede öngörülen nitelikleri kaybederse, bu kişinin üyeliği, herhangi bir işleme gerek olmaksızın kendiliğinden sona erer.
Gündemde ilgili bir maddenin bulunması, gündemde madde bulunmasa bile haklı bir sebebin varlığı hâlinde, yönetim kurulu üyeleri, genel kurul kararıyla her zaman görevden alınabilirler. Görevden alınan üyenin tazminat hakkı saklıdır.
Şirket mukavelesinde yazılı olmak şartıyla, yönetim kurulu, yönetimi kısmen veya tamamen, bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine veya 3ncü kişiye devretmeye yetkilidir. ( TTKm367 )
Devir konusunu açıklayan ve şirketin yönetimini düzenleyen bir iç yönerge yönetim kurulu tarafından hazırlanıp yürürlüğe konulur. Pay sahiplerine ve alacaklılara bu iç yönerge hakkında yazılı bilgi verilir. Yönetim Kurulu Ticari Mümessiller ve Ticari Vekiller tayin edebilir.
Esas sözleşmede aksine hüküm yoksa veya yönetim kurulu tek kişiden oluşmuyorsa temsil yetkisi çift imza ile kullanılmak üzere yönetim kuruluna aittir. Yönetim Kurulu temsil yetkisini bir veya daha fazla Murahhas üyeye veya müdür olarak 3. kişilere devredebilir. Bununla birlikte en az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisini haiz olması şarttır. ( TTKm370 )
Temsile yetkili olanlar, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanabilirler. Temsile yetkili olanların, 3. kişilerle, işletme konusu dışında yaptığı işlemler de şirketi bağlar. 3. kişinin bunu bilebilecek durumda olması bu durumun istisnasıdır. Temsil yetkisinin sınırlandırılması, iyi niyet sahibi 3. kişilere karşı hüküm ifade etmez. Ancak, merkez ve şube ile ilgili sınırlama tescil ve ilan edilmişse geçerlidir. Sözleşmeye aykırı işlem yapılmasında iyi niyetli 3. kişilerin şirkete başvurmaları mümkündür. Temsile veya yönetime yetkili olanların, görevlerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden şirket sorumludur. Şirketin rücû hakkı saklıdır.
Şirket adına imza yetkisini haiz kişiler şirketin unvanı altında imza atarlar. Şirket tarafından düzenlenecek belgelerde şirketin merkezi, sicile kayıtlı olduğu yer ve sicil numarası yazılır.
Yönetim kurulu, temsile yetkili kişileri ve bunların temsil şekillerini gösterir kararının noterce onaylanmış suretini, tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline verir. Tescilden sonra, bu hususta herhangi bir hukuki sakatlık varsa, şirket tarafından 3. kişilere, ancak sakatlığın bunlar tarafından bilindiğinin ispat edilmesi şartıyla ileri sürülebilir.
Yönetim kurulu, genel kurul yetkisi dahilinde bırakılmış bulunanlar dışında, şirketin işletme konusunun gerçekleştirilmesi için gerekli olan her çeşit iş ve işlemler hakkında karar almaya yetkilidir.
Sözleşmede aksine ağırlaştırıcı bir hüküm yoksa, Yönetim kurulu üye tam sayısının çoğunluğu ile toplanır ve kararlarını toplantıda hazır bulunan üyelerin çoğunluğu ile alır. Bu kural yönetim kurulunun elektronik ortamda yapılması hâlinde de uygulanır. Yönetim kurulu üyeleri birbirlerini temsilen oy veremezler ve toplantıya vekil aracılığıyla da katılamazlar. Oylar eşit olduğu takdirde o konu gelecek toplantıya bırakılır. 2. toplantıda da eşitlik olursa söz konusu öneri reddedilmiş sayılır. Kararların geçerli olabilmesi yazılıp imza edilmiş olma şartına bağlıdır. ( TTKm390 )

ŞİRKETİN SİGORTALANMASI
Edindiğimiz bilgilere göre, bugün ülkemizde 100bin civarında Anonim Şirket mevcuttur.
Ticari hayatta riskler çoğalmış ve rakamlar büyümüştür. Şirketlerin yönetimini üstlenenler yaptıkları işlemlerden dolayı büyük riskler altındadırlar.
Bir yönetici, şirketin lehine ve menfaatine düşündüğü bir işlemi iyi niyetle gerçekleştirirken bu işlemden dolayı önceden düşünülemeyen bir risk, bir hata meydana çıktığında bunun sorumluluğu altından kalkamaz. Bu bakımdan bu risklere karşı sigortalanmak ihtiyacı kaçınılmaz duruma gelmiştir.
Günümüzde risklerin erken çözülebilmesi konusunda çalışan özel şirketler kurulmuştur. Nitekim aynı konuda yeni kanunun 378. maddesinde şirketlerin riskin erken saptanması komitesi adı altında, şirketin varlığını, gelişmesini ve devamını tehlikeye düşüren sebeplerin erken tespiti, önlemler ve çareler aranması için uzman bir komite kurularak yönetim kuruluna iki ayda bir rapor vererek tehlikeleri belirtmesi öngörülmüştür.
Yönetim kurulu üyelerinin, görevlerini yaparken kusurlarıyla şirkete verebilecekleri zarar, şirket sermayesinin %25’ini aşan bir bedelle sigorta ettirilmiş ise, bu husus halka açık şirketlerde Sermaye Piyasası Kurulu’nun ve ayrıca pay senetleri borsada işlem görüyorsa borsanın bülteninde duyurulur. ( TTKm361 )

ŞİRKETİN DENETLENMESİ
Halen uygulanan 6762 sayılı kanunda 347. maddede MURAKIP’lık bir organ olarak yer almaktadır. Maddeye göre, Anonim Şirketlerde 5’ten fazla olmamak üzere bir veya daha fazla murakıp bulunur. Pay sahibi olan veya olmayanlar da murakıp olabilirler. Hatta tek murakıbın T.C uyruklu olması, birden çok murakıp varsa yarısından bir fazlasının T.C uyruklu olması şartı mevcuttur.
Mevcut uygulamada murakıplar başlangıçta kuruluş mukavelesi, sonradan genel kurul kararı ile seçilip, şirket mukavelesi veya genel kurul kararı ile birlikte tescil ve ilan edilerek göreve başlamaktadırlar.
6102 sayılı yeni kanunda m397’de ise, organ olarak murakıplığa yer verilmemiştir. Murakıplık yerine DENETÇİ adı ile yeni bir oluşum kanunda yer almıştır. Bunlar 3 çeşittir:
İşlem Denetçisi, şirketin kuruluşunu, işleyişini, sermaye artırımını, indirimini menkul kıymet ihracını v.s inceleyip rapor verir.
Denetçi, şirketin finansal raporlarıyla, yönetim kurulu raporlarını uluslararası denetim standartlarına göre denetler. TÜRMOB (Türkiye SMMM-YMM odalar birliği) tarafından bir yönetmelik hazırlanacaktır. Bu konuda tüzel kişiliği haiz bir kurul kurulacaktır. Bu kurul oluşuncaya kadar denetçileri San. Ve Tic. Bakanlığı denetler.
Özel Denetçiler, bunların dışında bazı konular için taraflarca veya mahkeme tarafından seçilmiş denetçilerdir. Bu madde 01.01.2013 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Denetçi, şirket genel kurulunca; topluluk denetçisi ise ana şirketin genel kurulunca seçilir.
Denetçinin, her faaliyet dönemi ve her hâlde görevini yerine getireceği faaliyet dönemi bitmeden seçilmesi şarttır. Seçimden sonra, yönetim kurulu, denetleme görevini hangi denetçiye verdiğini ticaret siciline tescil ettirir ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ile internet sitesinde ilan eder.
Denetçi olabilecek kişiler:
Ortakları, yeminli mali müşavir veya serbest muhasebeci mali müşavir unvanını taşıyan bir bağımsız denetleme kuruluşu olabilir.
Orta ve küçük ölçekli anonim şirketler, bir veya birden fazla yeminli mali müşaviri veya serbest muhasebeci mali müşaviri denetçi olarak seçebilirler.
Denetçi olamayacak kişiler:
Denetlenecek şirkette pay sahibiyse, denetlenecek şirketin yöneticisi veya çalışanıysa, denetlenecek şirketle bağlantısı olan bir firmada kanuni temsilci, yönetim kurulu üyesi, yönetici veya sahibiyse ve bunlarda %20’den fazla paya sahipse veya akrabalık ilişkisi varsa, son 5 yıl içinde denetçilik faaliyeti gelirinin %30’dan fazlası denetlenecek şirketten elde edilmişse şirkete denetçi olunamaz.
Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği, katlanılması güç bir durum ortaya çıkacaksa yasağın kaldırılması için belli bir süreyle sınırlı olarak onay verebilir.
Bir bağımsız denetleme kuruluşunun, bir şirketin denetlenmesi için görevlendirdiği denetçi 7 yıl arka arkaya o şirket için denetleme raporu vermişse, o denetçi en az 2 yıl için değiştirilir.
Denetçi, denetleme yaptığı şirkete, vergi danışmanlığı ve vergi denetimi dışında, danışmanlık veya hizmet veremez, bunu bir yavru şirketi aracılığıyla yapamaz.
Denetçinin sır saklama yükümlülüğü:
Denetçi, işlem denetçisi ve özel denetçi, bunların yardımcıları ve bağımsız denetleme kuruluşunun denetleme yapmasına yardımcı olan temsilcileri, denetimi dürüst ve tarafsız bir şekilde yapmak ve sır saklamakla yükümlüdürler. Faaliyetleri sırasında öğrendikleri, denetleme ile ilgili olan iş ve işletme sırlarını izinsiz olarak kullanamazlar. (TTKm404)
İhmali bulunan kişiler hakkında, verdikleri zarar sebebiyle, her bir denetim için 100.000 TL’ye, pay senetleri borsada işlem gören anonim şirketlerde ise 300.000 TL’ye kadar tazminata hükmedilebilir. Bu hükümlerden doğan tazmin yükümü sözleşme ile ne kaldırılabilir ne de daraltılabilir.
Denetçi, yapılan denetimin türü, kapsamı, niteliği ve sonuçları hakkında, gereken açıklıkta, anlaşılır, basit bir dille yazılmış ve geçmiş yılla karşılaştırmalı olarak hazırlanmış, finansal tabloları konu alan bir rapor düzenler.
Şirket ile denetçi arasında doğan görüş ayrılıkları hakkında, yönetim kurulunun veya denetçinin istemi üzerine şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi dosya üzerinden karar verir. Karar kesindir. Dava giderlerinin borçlusu şirkettir.
Denetçi, şirketin hâkim şirketle veya topluluk şirketleriyle ilişkileriyle ilgili olarak sınırlı olumlu görüş veya kaçınma yazısı yazmışsa veya yönetim kurulu, şirketin topluluk tarafından kayba uğratıldığını ve bunlar dolayısıyla denkleştirme yapılmadığını açıklamışsa herhangi bir pay sahibinin istemi üzerine, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi tarafından şirketin, hâkim şirketle veya hâkim şirkete bağlı şirketlerden biriyle olan ilişkisini incelemek üzere özel denetçi atanabilir.

GENEL KURUL
Genel Kurul, Anonim Şirketin karar organıdır. Genel kurul, şirket pay sahiplerinden teşekkül eder.
İzinle kurulan Anonim Şirketlerde, toplantıda Sanayi ve Ticaret Bakanlığı temsilcisi de yer alır. İzinsiz kurulan Anonim Şirketlerde hangi durumlarda Bakanlığın temsilcisi yani komiserin toplantıda bulunacağı hususu çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenecektir.
Genel kurul toplantılarına murahhas üyeler ve en az bir yönetim kurulu üyesinin katılması şarttır. Ayrıca şirket denetçisi ve ilgisi varsa işlem denetçisi de toplantıda hazır bulunur.
Genel kurula ait aşağıdaki görevler ve yetkiler devredilemez:
a) Esas sözleşmenin değiştirilmesi.
b) Yönetim kurulu üyelerinin seçimi, süreleri, ücretleri ile huzur hakkı, ikramiye ve prim gibi haklarının belirlenmesi, ibraları hakkında karar verilmesi ve görevden alınmaları.
c) Kanunda öngörülen istisnalar dışında denetçinin ve işlem denetçilerinin seçimi ile görevden alınmaları.
d) Finansal tablolara, yönetim kurulunun yıllık raporuna, yıllık kâr üzerinde tasarrufa, kâr payları ile kazanç paylarının belirlenmesine, yedek akçenin sermayeye veya dağıtılacak kâra katılması dâhil, kullanılmasına dair kararların alınması.
e) Kanunda öngörülen istisnalar dışında şirketin feshi.
f) Önemli miktarda şirket varlığının toptan satışı.
Tek pay sahipli anonim şirketlerde bu pay sahibi genel kurulun tüm yetkilerine sahiptir. Tek pay sahibinin genel kurul sıfatıyla alacağı kararların geçerlilik kazanabilmeleri için yazılı olmaları şarttır.
Genel kurullar olağan ve olağanüstü toplanır. Olağan toplantı her faaliyet dönemi sonundan itibaren 3 ay içinde yapılır. Gerektiği takdirde genel kurul olağanüstü toplantıya çağrılır. Aksine esas sözleşmede hüküm bulunmadığı takdirde genel kurul, şirket merkezinin bulunduğu yerde toplanır.
Genel kurul, süresi dolmuş olsa bile, yönetim kurulu tarafından toplantıya çağrılabilir.
Sermayenin en az 1/10’ini, Halka açık şirketlerde 1/20’ini oluşturan pay sahipleri, yönetim kurulundan, yazılı olarak gerektirici sebepleri ve gündemi belirterek, genel kurulu toplantıya çağırmasını veya genel kurul zaten toplanacak ise, karara bağlanmasını istedikleri konuları gündeme koymasını isteyebilirler. Çağrı ve gündeme madde konulması istemi noter aracılığıyla yapılır.
Pay sahiplerinin çağrı veya gündeme madde konulmasına ilişkin istemleri yönetim kurulu tarafından reddedildiği veya isteme 7 iş günü içinde olumlu cevap verilmediği takdirde, aynı pay sahiplerinin başvurusu üzerine, genel kurulun toplantıya çağrılmasına şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi karar verebilir. Mahkeme toplantıya gerek görürse kayyım atar.
Gündem, genel kurulu toplantıya çağıran tarafından belirlenir. Gündemde bulunmayan konular genel kurulda müzakere edilemez ve karara bağlanamaz. Kanuni istisnalar hariçtir.
Genel kurul toplantıya,
– Esas sözleşmede gösterilen şekilde,
– Şirketin internet sitesinde
– Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde yayımlanan ilanla çağrılır. Bu çağrı, ilan ve toplantı günleri hariç olmak üzere, toplantı tarihinden en az 2 hafta önce yapılır.
Genel kurul toplantısına, yönetim kurulu tarafından düzenlenen hazır bulunanlar listesi’nde adı bulunan pay sahipleri katılabilir. Gerçek kişilerin kimlik göstermeleri, tüzel kişilerin temsilcilerinin vekâletname ibraz etmeleri şarttır. Hamiline yazılı pay senedi sahipleri, genel kurulun toplantı gününden en geç bir gün önce bu senetlere zilyet olduklarını ispatlayarak giriş kartı alırlar ve bu kartları ibraz ederek genel kurul toplantısına katılabilirler.
Bütün payların sahipleri veya temsilcileri, aralarından biri itirazda bulunmadığı takdirde, genel kurula katılmaya ve genel kurul toplantılarının yapılmasına ilişkin hükümler saklı kalmak şartıyla, çağrıya ilişkin usule uyulmaksızın, genel kurul olarak toplanabilir ve bu toplantı nisabı var olduğu sürece karar alabilirler.
Kanunda veya esas sözleşmede, aksine daha ağır nisap öngörülmüş bulunan hâller hariç, sermayenin en az 1/4’ini karşılayan payların sahiplerinin veya temsilcilerinin varlığıyla toplanır. Bu nisabın toplantı süresince korunması şarttır. İlk toplantıda anılan nisaba ulaşılamadığı takdirde, ikinci toplantının yapılabilmesi için nisap aranmaz. Kararlar toplantıda hazır bulunan oyların çoğunluğu ile verilir.
Esas sözleşmede aksine herhangi bir düzenleme yoksa toplantıyı, genel kurulun seçtiği başkan yönetir. Başkanın paydaş olması şart değildir. Başkan tutanak yazmanı ile gerek görürse oy toplama memurunu seçer. Gereğinde başkan yardımcısı da seçilebilir.
Sermayenin en az 1/10’ini, Halka açık şirketlerde 1/20’ini oluşturan pay sahiplerinin istemi üzerine, genel kurulun bir karar almasına gerek olmaksızın, toplantı başkanının kararıyla bir ay sonraya bırakılır. Erteleme, pay sahiplerine ilanla bildirilir ve internet sitesinde yayımlanır. İzleyen toplantı için genel kurul, kanunda öngörülen usule uyularak toplantıya çağrılır.
Kanunda veya esas sözleşmede aksine hüküm bulunmadığı takdirde, esas sözleşmeyi değiştiren kararlar, şirket sermayesinin en az yarısının temsil edildiği genel kurulda, toplantıda mevcut bulunan oyların çoğunluğu ile alınır.
Tutanak, pay sahiplerini veya temsilcilerini, bunların sahip oldukları payları, gruplarını, sayılarını, itibarî değerlerini, genel kurulda sorulan soruları, verilen cevapları, alınan kararları, her karar için kullanılan olumlu ve olumsuz oyların sayılarını içerir. Tutanak, toplantı başkanlığı ve Bakanlık temsilcisi tarafından imzalanır; aksi hâlde geçersizdir.
Yönetim kurulu tutanağın noterce onaylanmış bir suretini tescil ve ilan ettirmekle yükümlüdür, tutanak ayrıca hemen şirketin internet sitesinde yayınlanır.
Genel kurul tarafından verilen kararlar, toplantıda hazır bulunmayan veya olumsuz oy veren pay sahipleri hakkında da geçerlidir.
Bilançonun onaylanmasına ilişkin genel kurul kararı, kararda aksine açıklık bulunmadığı takdirde yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve denetçilerin ibrası sonucunu doğurur.
Genel kurul kararlarının iptali davasını açabilecek kişiler:
– Toplantıda hazır bulunup da karara olumsuz oy veren ve bu muhalefetini tutanağa geçirten,
– Toplantının aykırılığını ileri süren,
– Yönetim kurulu,
– Kararların yerine getirilmesi, kişisel sorumluluğuna sebep olacaksa yönetim kurulu üyelerinden her biri, iptal davası açabilir. Bu kişiler, kanun veya esas sözleşme hükümlerine ve özellikle dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren 3 ay içinde, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açabilirler.
Genel kurulun, özellikle;
– Pay sahibinin vazgeçilemez nitelikteki haklarını sınırlandıran veya ortadan kaldıran,
– Pay sahibinin bilgi alma, inceleme ve denetleme haklarını, kanunen izin verilen ölçü dışında sınırlandıran
– Anonim şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerine aykırı olan, kararları batıldır.
Yönetim kurulu iptal veya butlan davasının açıldığını ve duruşma gününü usulüne uygun olarak ilan eder ve şirketin internet sitesine koyar. İptal davasında 3 aylık hak düşüren sürenin sona ermesinden önce duruşmaya başlanamaz. Birden fazla iptal davası açıldığı takdirde davalar birleştirilerek görülür.
Genel kurul kararının iptaline veya butlanına ilişkin mahkeme kararı, kesinleştikten sonra bütün pay sahipleri hakkında hüküm ifade eder. Yönetim kurulu bu kararın bir suretini derhâl ticaret siciline tescil ettirmek ve internet sitesine koymak zorundadır.
Genel kurulun kararına karşı, kötü niyetle iptal veya butlan davası açıldığı takdirde, davacılar bu sebeple şirketin uğradığı zararlardan müteselsilen sorumludur.
Pay ve Sermaye Koyma Borcu:
Payın itibarî değeri en az bir kuruştur. Bu değer ancak birer kuruş ve katları olarak yükseltilebilir. Bu değer Bakanlar Kurulunca yüz katına kadar artırılabilir.
Pay şirkete karşı bölünemez. Bir payın birden fazla sahibi bulunduğu takdirde, haklarını ortak bir temsilciyle kullanabilirler.
İlk esas sözleşme ile veya esas sözleşme değiştirilerek bazı paylara imtiyaz tanınabilir. İmtiyaz, kâr payı, tasfiye payı, rüçhan ve oy hakkı gibi haklarda, paya tanınan üstün bir hak veya kanunda öngörülmemiş yeni bir pay sahipliği hakkıdır.
Oyda imtiyaz, eşit itibarî değerdeki paylara farklı sayıda oy hakkı verilerek tanınabilir. Bir paya en çok 15 oy hakkı tanınabilir.
Oyda imtiyaz aşağıdaki kararlarda kullanılamaz:
– Esas sözleşme değişikliği.
– İşlem denetçilerinin seçimi.
– İbra ve sorumluluk davası açılması.
Kanunda öngörülen istisnalar dışında, esas sözleşmeyle pay sahibine, pay bedelini veya payın itibarî değerini aşan primi ifa dışında borç yükletilemez.
Payların bedelleri, yönetim kurulu tarafından, esas sözleşmede başkaca hüküm bulunmadığı takdirde, pay sahiplerinden ilan yoluyla istenir.
Sermaye koyma borcunu süresi içinde yerine getirmeyen pay sahibi, ihtara gerek olmaksızın, temerrüt faizi ödemekle yükümlüdür. Yönetim kurulu, mütemerrit pay sahibini bazı haklardan yoksun bırakmaya ve söz konusu payı satıp yerine başkasını almaya ve kendisine verilmiş pay senedi varsa, bunları iptal etmeye yetkilidir.
Yönetim kurulu tarafından, mütemerrit pay sahibine, gazete ve internet sitesi yolu ile ihtar edilir. Bu ihtarda, mütemerrit pay sahibinin temerrüde konu olan tutarı 1 ay içinde ödemesi, aksi hâlde, ilgili paylara ilişkin haklarından yoksun bırakılacağı ve sözleşme cezasının isteneceği belirtilir. Nama yazılı pay senetlerinin sahiplerine bu davet ve ihtar, ilan yerine, iadeli taahhütlü mektupla ve internet sitesi mesajı ile yapılır. 1 aylık süre, mektubun alındığı tarihten başlar.

PAY SENETLERİ
Pay senetleri, hamiline veya nama yazılı olur. Bedelleri tamamen ödenmemiş olan paylar için hamiline yazılı pay senetleri çıkarılamaz. Bu hükme aykırı olarak çıkarılanlar geçersizdir.
Esas sözleşmede aksi öngörülmemişse, payın türü dönüştürülebilir. Dönüştürme esas sözleşmenin değiştirilmesiyle yapılır. Yönetim kurulu gerekli kararı alarak derhâl uygular. Nama yazılı pay senetlerinin bedellerinin tamamı ödenmişse, hamiline yazılı pay senedine dönüştürülebilir.
Şirketin ve sermaye artırımının tescilinden önce çıkarılan paylar geçersizdir; çıkarılmışsa, doğan zarardan çıkaran sorumlu olur. Ancak iştirak taahhüdünden doğan yükümlülükler bakidir.
Hamiline yazılı paylar pay bedelinin tamamının ödenmesi tarihinden itibaren 3 ay içinde pay senetleri bastırılıp dağıtılır. Yönetim kurulunun bu kararı tescil ve ilan olunur, internet sitesine de konulur. Pay senedi bastırılıncaya kadar ilmühaber çıkarılabilir. İlmühaberlere kıyas yoluyla nama yazılı pay senetlerine ilişkin hükümler uygulanır.
Azlık istemde bulunursa nama yazılı pay senedi bastırılıp tüm nama yazılı pay senedi sahiplerine dağıtılır.
Pay senetlerinin;
– Şirketin unvanını, sermaye tutarını, kuruluş tarihini, bu tarihteki sermaye tutarını, çıkarılan pay senedinin tertibini, bunun tescili tarihini, senedin türünü ve itibarî değerini, kaç payı içerdiğini belirtmesi ve
– Şirket adına imza etmeye yetkili olanlardan en az ikisi tarafından imza edilmiş olması şarttır.
Kapalı şirketlerde baskı şeklinde imzanın delikli olması veya sahtekârlığı engelleyici diğer güvenlik önlemlerinin uygulanması gerekir.
Nama yazılı paylarda, ayrıca; sahiplerinin adı ve soyadını veya ticaret unvanını, yerleşim yerini, pay senedi bedelinin ödenmiş olan miktarını da açıklaması gerekir. Bu senetler şirketin pay defterine kaydedilir.
Hamiline yazılı pay senetlerinin devri, şirket ve 3. kişiler hakkında, ancak zilyetliğin devri ile hüküm ifade eder. Kanunda veya esas sözleşmede aksi öngörülmedikçe, nama yazılı paylar, herhangi bir sınırlandırmaya bağlı olmaksızın devredilebilirler.
Hukuki işlemle devir, nama yazılı pay senedinin ciro edilerek zilyetliğinin devralana geçirilmesiyle yapılabilir.
Bedeli tamamen ödenmemiş nama yazılı paylar, ancak şirketin onayı ile devrolunabilir. Eğer devir, miras, mirasın paylaşımı, eşler arasındaki mal rejimi hükümleri veya cebrî icra yoluyla gerçekleşiyorsa onay gerekmez. Şirket, sadece, devralanın ödeme yeterliliği şüpheli ise ve şirketçe istenen teminat verilmemişse onay vermeyi reddedebilir Esas sözleşme, nama yazılı payların ancak şirketin onayıyla devredilebileceğini öngörebilir. Bu sınırlama intifa hakkı kurulurken de geçerlidir. Şirket tasfiyeye girmişse devredilebilirliğe ilişkin sınırlamalar düşer.
Pay Defteri:
Şirket,
-Senede bağlanmamış pay sahipleriyle
-Nama yazılı pay senedi sahiplerini ve
-İntifa hakkı sahiplerini, ad, soyadı, unvan ve adresleriyle, pay defterine kaydeder.
Payın usulüne uygun olarak devredildiği veya üzerinde intifa hakkı kurulduğu ispat edilmediği sürece, devralan ve intifa hakkı sahibi pay defterine yazılamaz.
Şirket, kaydın yapıldığını pay senedine işaret eder.
Şirketle ilişkilerde, sadece pay defterinde kayıtlı bulunan kimse pay sahibi ve intifa hakkı sahibi olarak kabul edilir.
Merkezî Kayıt Kuruluşu tarafından kayden takibi yapılan nama yazılı paylara ilişkin Sermaye Piyasası Kanunu hükümleri ile ilgili diğer düzenlemeler saklıdır.
Şirket, iktisap edenin yanlış beyanı sonucu pay defterine yapılan kaydı, ilgililerin görüşlerini alarak silebilir. Kaydı silinen ilgiliye derhal bilgi verilir.
Nama yazılı bir payı iktisap eden kimse, pay defterine kaydedilmekle şirkete karşı ödenmemiş geri kalan pay bedelini ödemekle yükümlü olur.
Şirketin kurulması veya esas sermayenin artırılması sırasında iştirak taahhüdünde bulunan kimse, payını başkasına devrettiği takdirde, bedelin henüz ödenmemiş olan kısmı kendisinden istenemez. İstisnası, şirketin kuruluşu veya esas sermayenin artırılması tarihinden itibaren 2 yıl içinde şirket iflas etmiş ve payı iktisap eden kimsenin paydan doğan haklardan yoksun bırakılmış olmasıdır.
Yedek Akçeler:
Yıllık kârın %5’i, ödenmiş sermayenin %20’sine ulaşıncaya kadar genel kanuni yedek akçeye ayrılır.
Bu sınıra ulaşıldıktan sonra da,
-Yeni payların çıkarılması dolayısıyla sağlanan primin, çıkarılma giderleri, itfa karşılıkları ve hayır amaçlı ödemeler için kullanılmamış bulunan kısmı,
-Iskat sebebiyle iptal edilen pay senetlerinin bedeli için ödenmiş olan tutardan, bunların yerine verilecek yeni senetlerin çıkarılma giderlerinin düşülmesinden sonra kalan kısmı,
-Pay sahiplerine %5 oranında kâr payı ödendikten sonra, kârdan pay alacak kişilere dağıtılacak toplam tutarın %10’u genel kanuni yedek akçeye eklenir.
Genel kanuni yedek akçe sermayenin veya çıkarılmış sermayenin yarısını aşmadığı takdirde, sadece zararların kapatılmasına, işlerin iyi gitmediği zamanlarda işletmeyi devam ettirmeye veya işsizliğin önüne geçmeye ve sonuçlarını hafifletmeye elverişli önlemler alınması için kullanılabilir.
Özel kanunlara tabi olan anonim şirketlerin yedek akçelerine ilişkin hükümler saklıdır.
Şirket, iktisap ettiği kendi payları için iktisap değerlerini karşılayan tutarda yedek akçe ayırır. Bu yedek akçeler, anılan paylar devredildikleri veya yok edildikleri takdirde iktisap değerlerini karşılayan tutarda çözülebilirler.
Pasifte yer alan diğer fonlar, sermayeye dönüştürüldükleri ve yeniden değerlendirilen aktifler amorti edildikleri veya devredildikleri takdirde çözülebilirler.
Esas sözleşmede madde varsa, yedek akçeye yıllık kârın %5’inden fazla bir tutarın ayrılacağı ve yedek akçenin ödenmiş sermayenin %20’sini aşabileceği hakkında hüküm konulabilir. Esas sözleşme ile başka yedek akçe ayrılması da öngörülebilir ve bunların özgülenme amacıyla harcanma yolları ve şartları belirlenebilir.

SONA ERME VE TASFİYE
Anonim şirket,
-Sürenin sona ermesiyle,
-Sürenin sona ermesine rağmen işlere fiilen devam etmek suretiyle belirsiz süreli hâle gelmemişse,
-İşletme konusunun gerçekleşmesiyle veya gerçekleşmesinin imkânsız hâle gelmesiyle,
-Esas sözleşmede öngörülmüş herhangi bir sona erme sebebinin gerçekleşmesiyle,
-421. maddenin 3-4 fıkralarına uygun olarak alınan genel kurul kararıyla,
– İflasına karar verilmesiyle,
– Kanunlarda öngörülen diğer hâllerde, sona erer.
Uzun süreden beri şirketin kanunen gerekli olan organlarından biri mevcut değilse veya genel kurul toplanamıyorsa,
-Pay sahiplerinin,
-Şirket alacaklılarının yada
-Sanayi ve Ticaret Bakanlığının istemi üzerine, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi, yönetim kurulunu da dinleyerek şirketin durumunu kanuna uygun hâle getirmesi için bir süre belirler. Bu süre içinde durum düzeltilmezse, mahkeme şirketin feshine karar verir.
Haklı sebeplerin varlığında, sermayenin en az 1/10’ini ve halka açık şirketlerde 1/20’ini temsil eden payların sahipleri, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden şirketin feshine karar verilmesini isteyebilirler.
Mahkeme, fesih yerine, davacı pay sahiplerine, paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenip davacı pay sahiplerinin şirketten çıkarılmalarına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme karar verebilir.
Sona eren şirket tasfiye hâline girer. Tasfiye hâlindeki şirket tasfiye sonuna kadar tüzel kişiliğini korur ve ticaret unvanını “tasfiye hâlinde” ibaresi eklenmiş olarak kullanır. Bu hâlde organlarının yetkileri tasfiye amacıyla sınırlıdır.
İflas hâlinde tasfiye, iflas idaresi tarafından İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre yapılır. Şirket organları temsil yetkilerini, ancak şirketin iflas idaresi tarafından temsil edilmediği hususlar için korurlar.
Şirket tasfiye hâline girince, organların görev ve yetkileri, tasfiyenin yapılabilmesi için zorunlu olan, ancak nitelikleri gereği tasfiye memurlarınca yapılamayan işlemlere özgülenir.

Tasfiyeden dönülmesi:
Şirket sürenin dolmasıyla veya genel kurul kararıyla sona ermiş ise, pay sahipleri arasında şirket malvarlığının dağıtımına başlanılmış olmadıkça, genel kurul şirketin devam etmesini sermayenin en az %60’ının oyu ile alınması gerekir.
Şirket, iflasın açılmasıyla sona ermiş olmasına rağmen iflas kaldırılmışsa veya iflas, konkordatonun uygulanmasıyla sona ermişse şirket devam eder.

SERMAYENİN KAYBI – ŞİRKETİN BORCA BATIK OLMASI
Son yıllık bilançodan, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının yarısının zarar sebebiyle karşılıksız kaldığı anlaşılırsa, yönetim kurulu, genel kurulu hemen toplantıya çağırır.
Son yıllık bilançoya göre, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının 2/3’ünün zarar sebebiyle karşılıksız kaldığı anlaşıldığı takdirde, genel kurul derhal toplantıya çağrılır.
Şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa, yönetim kurulu bir ara bilanço çıkarttırıp denetçiye verir. Denetçi bu ara bilançoyu, en çok yedi iş günü içinde inceler ve değerlendirmeleri ile önerilerini bir rapor hâlinde yönetim kuruluna sunar. Önerilerde 378 inci maddede düzenlenen erken teşhis komitesinin önerilerinin de dikkate alınması şarttır. Rapordan, aktiflerin, şirket alacaklılarının alacaklarını karşılamaya yetmediğinin anlaşılması hâlinde, yönetim kurulu, bu durumu şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine bildirir ve şirketin iflasını ister.
( İflas kararı verilmeden önce borca batıklık durumunu ortadan kaldıracak tutardaki alacaklılar, kendilerine ait sırayı, diğer tüm alacaklılara ait sıradan sonraki sıraya konulmasını yazılı olarak kabul ederlerse iflas kararı verilemez. )
İflasın Ertelenmesi:
Yönetim kurulu veya herhangi bir alacaklı yeni nakit sermaye konulması dâhil nesnel ve gerçek kaynakları ve önlemleri gösteren bir iyileştirme projesini mahkemeye sunarak iflasın ertelenmesini isteyebilir. Kayyım tayin edilir. Kayyım her 3 ayda bir rapor verir.
Malların korunması için tedbir konulabilir. Mahkeme talebi uygun görmez ve reddederse iflas kararı verir. Erteleme kararı kaldırılırsa iflas kararı verir. Bir alacaklı da iflas erteleme isteyebilir. Mahkeme denetçinin önerisine (raporuna) göre karar verir.

YÖNETİCİLERİN VE İLGİLİLERİN İBRA EDİLMESİ
Bilançonun onaylanmasına ilişkin genel kurul kararı, kararda aksine açıklık bulunmadığı takdirde yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve denetçilerin ibrası sonucunu doğurur.
Fakat, bilançoda bazı hususlar hiç veya gereği gibi belirtilmemişse veya bilanço şirketin gerçek durumunun görülmesine engel olacak bazı hususları içeriyorsa ve bu hususta bilinçli hareket edilmişse onay ibra etkisini doğurmaz.
İbra kararı genel kurul kararıyla kaldırılamaz. İbraya olumlu oy veren ve ibra kararını bilerek payı iktisap etmiş olan pay sahiplerinin dava hakkını kaldırır. Diğer pay sahiplerinin dava hakları ibra tarihinden itibaren 6 ay geçmesiyle düşer.
Kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, denetçilerin, şirketin kuruluşundan ve sermaye artırımından doğan sorumlulukları, şirketin tescili tarihinden itibaren 4 yıl geçmedikçe sulh ve ibra yoluyla kaldırılamaz. Bu sürenin geçmesinden sonra da sulh ve ibra ancak genel kurulun onayıyla geçerlilik kazanır.
Esas sermayenin 1/10’ini, halka açık şirketlerde 1/20’ini temsil eden pay sahipleri sulh ve ibranın onaylanmasına karşı iseler, sulh ve ibra genel kurulca onaylanmaz.
Sorumlu olanlara karşı tazminat istemek hakkı, davacının zararı ve sorumluyu öğrendiği tarihten itibaren 2 yıl ve her hâlde zararı doğuran fiilin meydana geldiği günden itibaren 5 yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Ancak bu fiil cezayı gerektirip, Türk Ceza Kanununa göre daha uzun dava zamanaşımına tabi bulunuyorsa, tazminat davasına da bu zamanaşımı uygulanır.
Sorumlular aleyhinde şirketin merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesinde dava açılabilir.

CEZAİ SORUMLULUK
01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecek Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun 562. maddesi cezai sorumlulukları irdelemektedir. Bu maddede özetle defter tutma yükümünü yerine getirmeyenlere, gerekli tasdikleri yaptırmayanlara, mecburi defterleri tutmayanlara, hileli envanter çıkaranlara, defterlerini ibrazdan kaçınanlara, şirkete borçlanan pay sahiplerine çeşitli adli para cezaları ve/veya hapis cezaları öngörülmüştür. O kadar ki; internet sitesini bu kanunun yürürlüğünden itibaren 3 ay içinde oluşturmayanlara hapis ve adli para cezası verileceği vurgulanmıştır.
Madde 563’e göre, madde 562’de belirlenen suçlar re’sen takibe tabii tutulmuştur.
Av. Yuda Reyna-Av. Süzet Anjel