AVUKATLIKTA ZAMAN YÖNETİMİ
Yetiştirilme ve geçmiş alışkanlıklar
Zaman yönetimi çocukluğumuzdan başlayarak kazanmamız gereken bir disiplindir. Ancak Türk eğitim sistemi, zamanlarını planlama konusunda bilinçlenmiş bireyler yetiştirmediği için zamanı yönetmek bizlerin kişisel beceri ve disiplini sayesinde mümkün olmaktadır. Hatta çocukluğumuzda ve gençliğimizde zamanımızın yönetimi konusunda bizim dışımızda etkili olan insan sayısı ne kadar fazla ise ilerleyen yaşlarda ve mesleğimize başladığımızda zaman yönetimi ve bunun disiplinini kazanmak bir o kadar güçleşebilmektedir.
Zamanı yönetebilmenin avukatlara kazandıracakları
Sahip olduğumuz zamanı etkin bir şekilde değerlendirmek ve kontrolünü elimizde tutabilmemiz bize bir çok yarar sağlayacaktır. Günlük koşuşturma ve hiç yetişmeyen işlerden sıyırabildiğimiz beyinlerimiz, gelecek için planlama yapacak dinginlik ve özgürlüğe kavuşacaktır. Böylece bulunduğumuz şartlar ve ortamın esiri halinde kalmak yerine gelişmeyi ve ilerlemeyi de düşünme imkanı bulabiliriz.
Zamanla, gazete başlıkları, Yargıtay karar özetleri ve karşı tarafın dava dilekçelerinden başka birşey okumadığını fark eden avukatlara dönüşmeyi kim ister? Zamanımızı kontrol altında tutarak, işimizle ilgili gelişmeleri takip edebileceğimiz makale ve kitaplar ve hatta bizi dinlendirecek yayınlar okumaya bile zaman bulabiliriz.
Artıracağımız zaman sayesinde ailemize, arkadaşlarımıza daha çok zaman ayırabilir, tanıdığımız insan sayısını artırmak için farklı ortamlara zamanımız ayırabiliriz. Yine zamanında biten işler sayesinde yeterince dinlenmeye ve uyumaya ve böylece sağlığımızı korumaya da özen gösterme imkanı bulabiliriz.
Düşünce yapımız ve kabullerimiz
Avukatlar çoğunlukla, işi başından aşkın, işlerini yetiştirmek için hiç yeterince zamanı olmayan, önemsiz şeylere bir dakika bile zaman ayıramayacak kadar meşgul insan imajı çizerler. Çizdikleri imaj ilk başta bir tür pazarlama girişimi olsa da zamanla bu imaja gerçekten inanmaya ve kabullenmeye başlarlar. Bu algılama tamamen geliştirdiğimiz tarzın “düşünme alışkanlığına” dönüşmesiyle ilgilidir. Ancak günümüzde bu tür insan profili çok çabuk ayırt edilebildiğinden ve inandırıcı bulunmadığından, alışkanlıklarımız bize zarar veren davranışlar haline dönüşmüş olabilir. Geliştirdiğimiz alışkanlıklarımız, lehimize olduğu sürece işlerimizi kolaylaştıran kısayollar, işlerimize engel olmaya başladığı zaman ise aşılması gereken engeller olarak karşımıza çıkarlar.
Zaman denetimi
Her gün alışkanlıklarımız nedeniyle zamanın nasıl geçtiğini bilemiyorsak bu durumu değiştirmenin ilk yolu zamanımızı nasıl geçirdiğimizi denetlemektir. Bunun en etkili yolu da günlük faaliyetlerimizi listelemek veya günlük tutmaktır. Böylece gün içinde bize en çok zaman kaybettiren uğraşılarımızı tespit etme ve bunlara ayıracağımız zamanı azaltma imkanıı bulabiliriz. Liste netleştiğinde bu kez bu liste üzerinde düşünerek, neleri değiştirebileceğimizin listesini yapmalı buna sıkı bir şekilde uymalıyız.
Ara vermek zaman kaybı değildir. Çalışma sırasında verilen küçük aralar dikkatimizi tazeleyerek verimliliğimizin korunmasını sağlar. Ancak ara vermeler, erteleme ve dikkat dağınıklığı olarak karşımıza çıkıyorsa ve amacını aşacak kadar uzun sürüyorsa bu durum da üzerine gidilmesi gereken bir zaman yönetimi sorunudur.
Günün en verimli saatleri?
Kimi insanlar sabahları, kimileri ise akşamları daha etkinidir. Öncelikle kişilerin kendi vücut takvimlerinin günün hangi saatinde daha verimli çalışmaya yatkın olduğunu belirlemeleri gerekir. Yapılan araştırmalar bu zamanların çoğunlukla sabahın erken saatleri olan 7 ila 11 saatleri olduğunu göstermektedir. Bu nedenle bu saatlerden iyi yararlanmak erken uyanmayı, erken kalkabilmek, yeterince uyuyabilmek için erken yatmayı gerektirmekte. Ancak avukatlar gibi günün en verimli olabilecek zamanlarında duruşma için adliyede zaman kaybediyor olmak, zaman yönetiminin işimizin verimliliği korumak için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Geç vakitlere kadar çalışmak gerekebilir ama bunu alışkanlık haline getirmemek gerekir. Aksi halde, dikkat dağınıklığı, sürekli bitkinlik ve yorgunluk gibi yeni sorunlarımız olabilecektir.
Genel zaman kaybettiriciler?
Zamanı boşa harcamak, insanın doğasında vardır. Bu bizim kendi seçimlerimizin sonucu olabileceği kadar, çeşitli etkenler de zamanımızı istemediğimiz halde alabilirler. Zaman kaybettiricilerle mücadele etmek onları zamanımızı çalmadan tanıyıp engel olmakla mümkündür.Zaman kaybettiriciler genelde şunlardır:
  • Kişisel, çevresel düzensizlik,
  • Kişisel erteleme, geciktirme alışkanlığı,
  • Zaman kaybettirecek isteklere hayır diyememek,
  • Planlanmamış beklemeler,
  • Beklenmeyen aksaklıklar,
  • Randevusuz ziyaretçiler,
  • Uzayan / gereksiz telefon görüşmeleri,
  • Gereksiz posta ve kargolar,
  • Uzayan dedikodu / kahve / sigara sohbetleri,
  • Amacını aşan / gereksiz titizlik,
Kişisel, çevresel düzensizlik
Yanlış yere konulmuş dosyalar, yanlış dosyaya takılmış bulunamayan belgeler… Bir avukatlık bürosundaki en sıkıntılı anların sorumlularıdır. Böyle bir durumun vereceği stresten ve zaman kaybından korunmanın en iyi yolu iyi bir dosyalama sistemi oluşturmak ve masa üzerlerinde, açıkta hiçbir evrak bulundurmamaktır. ABD’li hukuk firmaları, dosyalar ve ilgi bekleyen evraklarla dolu masalar yerine, “temiz masa” politikasını benimsemiş durumdalar.
Türk avukatlar için dosyalama sistemi konusunda herhangi bir standart bulunmamaktadır ve staj eğitim programlarının en büyük eksikliklerinden birisi de stajyer avukatlara evrak ve dosya yönetimi konusunda tecrübe aktarımı yapılmaması, bu konuda bir standart oluşturulamamasıdır. Halbuki yönetim bilimlerinden yararlanılarak avukatların daha verimli çalışması sağlanabilir. Zaman kaybettiriciler arasında masa ve büro dağınıklığı kadar, zihin dağınıklığı da zaman israfına neden olmaktadır. Bu nedenle zaman yönetimi uzmanları kesintiye uğramış olsa da başlanmış bir iş bitirilmeden bir diğerine başlanmamasını önermektedirler.
Kişisel erteleme, geciktirme alışkanlığı
Jane Allan’ın dediği gibi, “Hiçbir şey ertelemek kadar uzun sürmez“. Yine ona göre ertelemenin esas sebebi korkudur. Masamızın üzerinde yıpranmış ve üzerinde çay lekesi bulunan evraklar varsa, bunlar ertelenen işlere en iyi örneklerdir ve bu ertelememiz genellikle şu sebeplere dayanır:
  • Yapmaktan nefret ettiğimiz için,
  • Sonuçlarından korktuğumuz için,
  • Nasıl yapılacağını bilmediğimiz için,
  • Yapmaktan zevk almadığımız için.
Erteleme ve geciktirme her insanın doğasında olduğu oranda avukatlık mesleğine de yansır. Ancak bu erteleme ve geciktirmeler genellikle usul hukukundan kaynaklanan süreler ve avukatın özen yükümlülüğü nedeniyle pek fazla uzayamaz.  Ertelenen işler genellikle sıkıcı, hoşlanılmayan, araştırma gerektiren ve angarya olarak değerlendirilen işlerdir. Bu ertelemelerin verimliliğimizi düşürmemesi için uzmanlar, her iş için bir bitirme tarihi belirlenmesini, bu işin bitirilmesi karşılığında içten içe bir ödül veya ceza sistemi geliştirilmesini, hatırlatıcılardan yararlanılmasını, en önemlisi ise ertelenmeye meyilli olunan “sıkıcı” işleri en kısa sürede bitirerek, hem o işten hem de verdiği stresten öncelikle kurtulmayı öneriyorlar.
Zaman kaybettirecek isteklere hayır diyememek
Hayır diyememek, avukatların çok fazla zamanına malolan bir durumdur. Bu durumun arkasında birçok algı ve beklenti yatar. Şöyle cümleler duymaya alışmışsınızdır: “O müvekkilin bende 4 tane önemli davası var nasıl hayır diyeyim?”. Ancak bu soru cümlesi pek az profesyonellik barındırır. Aldığımız işlerin, yapmamız için zorlandığımız bedelsiz işlerde, şantaj aracı olarak kullanılmasına hayır diyebilmeliyiz. Yardıma koşmak ve buna devamlı hazır olmak, iyi insan özellikleridir. Ancak verdiğimiz yardımın paraya tahvil edilmesi gereken bir hizmet türü olması gerçeği karşısında, insanlarda yaratacağımız “yardımsever” intibasının bize büyük zararları olacaktır. Bahsettiğim kaygılarla kabullenilen işlerin bedelsiz olarak yapılıyor olmasının müvekkil için hiçbir önemi yoktur. Çünkü onu yapmayı artık kabul etmişsinizdir. Siz bundan dolayı taktir beklerken, aksine; kabul ettiğiniz ve zamanında yetiştiremediğiniz işler nedeniyle, “güvenilmez avukat” olarak nitelenmeniz büyük olasılıktır. Hayır diyebilmek konusunda William Ury tarafından yazılan Pozitif Hayır’ın Gücü kitabını her meslektaşımın okumasını öneririm.
Randevusuz ziyaretçiler
Bir avukatlık bürosunda gelip gidenlerin sayısının fazla olması genellikle özlenen ve tercih edilen bir durumdur. Ama bu durum kontrolden çıkmış ve sizi çalışamaz hale getirmişse, dur demenin zamanı gelmiş demektir. İnsanlar ülkemizde, diğer profesyonel meslekler için gösterdikleri özeni, avukatların mesaisine göstermeme eğilimindedirler. Ne de olsa -kafalarındaki imaja göre- avukatlar oturdukları yerden para kazanırlar ve hergün vatandaşın “muhteşem” sorunlarını günün her saatinde dinlemeye hazır ve nazır kişilerdir… İşte bu anlayıştaki ziyaretçilerin alacağı zamanı yönetmek, hem sabır hem de incelik gerektirir.
Tecrübeler ve uzman görüşleri göstermiştir ki, ne zaman geleceği belli olmayan müvekkillerin randevularına uymalarını beklemek yerine onları, onlar için ayrılan günde ve gerektiği kadar sürelerde ziyaret etmek daha iyi bir tercihtir. Böylece zamanın yönetimi ve görüşmeyi sonlandırma avukatın inisiyatifinde olacaktır. Bürodaki uzayan bir görüşme için de uzmanlar “ayağa kalkmayı” önermekteler. Çünkü ev sahibinin ayağa kalkması ile büyük oranda ziyaretçinin de ayağa kalktığı bir otomatik tepkiye sebep olunur. Hiç uygun olmadığınız zamanlarda ise ziyaretçinizi ayakta karşılamak ve gerekmedikçe oturmasını teklif etmemek de zaman yönetiminde başka bir etkili yol olarak tavsiye edilmekte. Bazı durumlarda dürüst davranıp, zamanınızın kısıtlı olduğunu, bitirmeniz gereken işler olduğunu açıkça söylemeniz gerekebilir.
Beklemeler…
İnsanların randevularına gecikmesi bizim ülkemizde olağan bir durumdur. Bu durumda zaman kaybetmemek için mutlaka yedekte bir iş bulundurmalı ve beklenen kişi gelene kadar bu işe devam edilmelidir Aksi halde beklemek, hem zaman hem de moral kaybı haline dönüşecektir. Yüzyüze görüşmenin derekmediği hallerde kullanımı oldukça kolay olan video konferans yazılımları zaman kazanmak için iyi birer seçenektir. Bu konuda en geniş imkan tanıyan program olarak Skype‘yi önerebilirim. Böylece ulaşım ve diğer beklemelerden kaynaklanan zaman kayıpları en aza indirilebilir.
Duruşma solunu önündeki beklemeler avukatların sabrını en çok zorlayanlardır. Burada geçen günün “en verimli zamanını” az sonra gireceğimiz davanın dosyasını gözden geçirerek ya da öğleden sonra yazacağımız bir dilekçe için bulduğumuz kaynağı gözden geçirerek mesaimize kazandırmamız mümkündür.
Zaman yönetimi ne değildir?
Zaman yönetimi saate karşı yarışmak ve bunu takıntı haline getirmek demek değildir. Zamanımızı yönetmek onu boşa hacamamak için yapmamız gerekenlerdir. Ama zaman yönetimi insan kapasitesinin sınırlarının sonuna kadar denenmesi de demek değildir.  Bu nedenle hayatımızı harap etmeyecek sayıda iş yapmayı hedeflemek ve buna uygun tempoda çalışmak en iyisidir.
Zaman yönetimi basit kurallarla ve disiplinli şekilde, özellikle yazılı planlar yaparak ve notlar alarak çalışmakla mümkündür. Zaman yönetimi adına yapabileceğimiz en büyük hata, hafızamıza güvenmek ve beynimizi not alarak rahatlatabileceğimiz işlerle meşgul etmek demek değildir.Beynimiz en fazla 7 – 8 düşünceyi aklda tutma kapasitesine sahiptir.
Zaman yönetimi aynı işi daha kısa zamanda ve kaliteli bir şekilde yapmak demektir. Yoksa zaman yönetimi alıştığımız verimsiz davranışlarımızı daha kısa zamanda yapmaya çalışmak demek değildir. Örneğin daha düzenli faks göndermeye çalışmak yerine, yazışmalarımızı e-posta ile yapmayı seçebiliriz. Müvekkil ve meslektaşlarımızla iletişim kurarken e-posta kullanmak büyük zaman kazandırır. Yeter ki e-posta yüz yüze görüşülmesi gereken bir konu için kullanılmamış olsun. Biz avukatlar yazışmalarımızda genellikle resmi ve sert bir dil kullanırız. Bu da yazdıklarımızdan istemediğimiz anlamlar çıkarılmasına neden olabilecektir. Bu nedenle ilişkileri eski haline getirmek gibi “zaman alıcı” bir işle uğraşmamak için en etkili iletişim yöntemini her işe göre ayrı ayrı belirlemek gerekir.
Kaynaklar
  • Marion E. Haynes, Kişisel Zaman Yönetimi
  • Jane Allan, Zaman Yönetimi

Bir Hukukçu Bilirkişinin Mikro ve Makro Tespitleri

Bir Hukukçu Bilirkişinin
Mikro ve Makro Tespitleri
 
KARAYALÇIN VE YONGALIK; “Hukukda Öğretim –Kaynaklar- Metod: Problem Çözme” adlı kitaplarının yedinci baskısında, esere “makro-mikro problemler” başlıklı yeni bir bölüm eklemişler (Karayalçın-Yongalık s. 211–215).
Kitabın yeni bölümünde ayrıntılı açıklama olmamakla birlikte, bilimsel problemleri ilk defa fizik alanında “makro-mikro” ayrımı yaparak inceleyen Hesienberg ve bunu ekonomi alanına makro ekonomi- mikro ekonomi ayrımıyla uygulayan Keynes’ten yola çıkarak; hukuksal problemleri “makro hukuk problemleri” ve “mikro hukuk problemleri” olarak tasnif etmişler. Yazarların tasnifine göre: makro düzeyde hukuk sorunlarını, toplum düzeyinde ve küresel düzeyde hukuk problemleri oluşturmaktadır. Mikro düzeyde hukuk problemleri ise; kişisel veya işletme düzeyindeki hukukî problemleridir.
  Kitapta, yargı sistemimizde sürekli tartışma konusu olan bilirkişilik kurumu ve özellikle hukukçu bilirkişilik olgusunu makro düzeyde hukukî sorun olarak nitelendirilmiş.
Karayalçın ve Yongalık’ın bu nitelemesinden yola çıkarak bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Bu yazıyı kaleme almamın diğer bir nedeni de uzun yıllar feraiz dâhil olmak üzere aktüerya hesaplarından marka hukukuna kadar birçok konuda hukukçu bilirkişilik yapmış,  bu vesileyle bilirkişilik kurumunun işleyişiyle ilgili birçok mikro gözlem yapmış olmamdır.
Hemen belirtmeliyim ki, hastalık makro bir problemdir, ama nedeni mikro(p)dur. Bu nedenle tüm organizmayı (makro) etkileyen hastalıkların nedeni mikro (p) olduğu için olduğu teleskopla değil, mikroskopla incelenir.  Meslekî tecrübelerime göre, “adlî hastalıklarımızın” nedenleri mikro olmasına karşın, hastalık makro düzeyde yayılmışsa,  mikro seviyede sorun âdeta değiştirilemez bir olgu, bir veri olarak ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyimle; sorun makro düzeyde ortaya çıkmışsa; bu sorunla yüzleşen bir şahsın, avukatın veya işletmenin, sorunun çözümünde çok fazla seçeneği bulunmamaktadır. Makro düzeydeki sorunlarla, mikro düzeyde mücadele etmeye çalışan insana, en iyimser nitelemeyle  “hayatın gerçeklerini kavramamış” anlamında “idealist” deniyor ve olgunlaşmamış insan gözüyle bakılıyor.
Son birkaç yıldır,  sadece avukatlar ve müvekkilleri arandaki avukatlık sözleşmelerinden kaynaklanan avukatlık ücreti alacağı davalarında hukukçu bilirkişilik yapmış olmam, yargılamaya ilişkin mikro ve makro problemleri bütüncül bir bakış açısıyla tespit etmemi sağladı. Zira bu davalarda, avukat müvekkil ilişkileri, hâkimlerin davayı ele alış biçimlerini ve bilirkişilerin yaklaşımını bir arada görme ve yaşama fırsatını buldum.  Özellikle Avukatlık Sözleşmelerine dayalı ücret alacağı davaları, yargı sistemimizin hiçbir aktörünün –müvekkiller dâhil-  sorumluktan kaçamayacağı şekilde sorunları ve sorumluları ortaya koyan davalardır. Bu yönüyle, benim için bu bilirkişilik dönemi çok öğretici oldu.
Yargıya dair sorunlarda herkesin bir diğerini suçladığı, kendi yanlışına diğerlerinin yanlışını gerekçe gösterdiği,  bir günah keçisi belirlediği bu konuda, meslekî bir şovenizme kapılmadan, hatta çuvaldızı kendime/mize batırarak objektif bir yaklaşımla tespitlerimi paylaşacağım.
Akademik bir dille konuyu ele almak yerine,  üç kişilik bir kurulun üyesi olarak hazırladığım tipik bir dosya öyküsü üzerinden konuyu ele almayı daha doğru buldum.
Bu dosya, bir Lego-kurgu dosya. Yani, bu dosyayla ilgili her bir unsur, aynı nitelikteki dosyalardan seçilerek tipik sorunları içeren yeni bir dava oluşturuldu. Bu anlamda dosya ve bu dosyayla ilgili öykü tamamıyla gerçek, ama bir o kadar da tamamen hayalidir.
Böyle bir yöntem izlenmesinin nedeni ele alacağımız davanın kişiselleştirilmesinin veya belli kişi veya kurumlarla ilişkilendirilmesinin önüne geçmek. Çünkü bu incelemedeki amacımız günah keçisi tespit etmek değil. Benim de parçası olduğum, sorumlusu olduğum sistemin röntgenin çekmek, tahlillerini yapmak ve herkesin müşteki olduğu, acı çektiği “adlî hastalıklarımızı” tedavi etmek değilse bile,  hatalığın teşhisine katkıda bulunmak.
Attila İlhan’ın romanlarının protokol sayfasındaki epilog cümlesinde dediği gibi: “ben bunları bir aynada gördüm”.
1.     Dosyanın bilirkişi heyetine tevdi öyküsü
Dava bir avukatın, bir kamu kurumuna karşı açtığı avukatlık ücreti alacağı davasıydı. Mahkeme benim de aralarında bulunduğum avukatlardan oluşan üç kişilik bir bilirkişi heyeti tayin etmiş ve dosyayı 2007 yılı Aralık ayında bilirkişilerden birine teslim etmişti. Dosyada bilirkişi seçildiğimden uzun süre haberim olmadı.
Zira adliyenin yerleşik geleneklerine göre, mahkeme kalemi tarafından dosya, heyetteki bilirkişilerden birine teslim edilir, dosyayı teslim alan bilirkişi raporu hazırlar ve kaleme teslime eder; mahkeme kalemi diğer iki bilirkişiye haber verir; diğer iki bilirkişi kaleme gelerek, çoğu kez raporu okumadan imzalar.
Böylelikle, aslında tek kişi tarafından hazırlanmış olan rapor; dosyadan bîhaber diğer iki bilirkişinin imzasıyla “bilirkişi heyeti raporu” niteliği kazanmış olur. Tabiî yaşamadığım için bilmiyorum, ama insan merak ediyor: Heyet halinde çalışan mahkemelerde  (ağır ceza, Asliye Ticaret) davaların görülmesi de böyle mi oluyor? Esasında kararları tek hâkim veriyor, tek hâkim yazıyor; tek hâkim çalışıyor diğer ikisi sadece ispatı vücut edip,  imza mı atıyor?
Bilirkişi heyetinin bu geleneksel çalışma biçimine uymadığınız zaman; yani heyet üyesi olarak dosyayı ve heyetten birinin yazdığı rapor taslağını gereği gibi incelemeksizin imzalamaktan imtina ederseniz; görünüşte bu talebinize karşı çıkan olmaz. Ama lisânı hâlden ve daha sonraki size karşı mesafeli davranışlardan bunun çok hoş karşılanmadığını anlıyorsunuz. Hele, dosyayı ve rapor taslağını okuyup; rapordaki görüşün doğru olmadığını düşünerek,  karşı görüş veya ayrık oy yazmaya kalkışırsanız işi yokuşa süren, zorluk çıkaran bilirkişi olarak değerlendiriliyorsunuz.  
Her neyse, konumuz olan dosyayı teslim alan heyet üyesi haber verinceye kadar; bu dosyada bilirkişi olduğumdan haberdar değildim. Dosyayı 2007 Aralık Ayında teslim almıştı. Bu dosyada bilirkişi olduğumdan birkaç ay sonra haberdar olmuştum. Ancak, arkadaşımızın yeni doğan bebeği vardı, aile sorunları yaşıyordu. Bu nedenle raporu yazmayı ben üstlendim ve dosyayı 26 Mayıs 2007 tarihinde ondan teslim aldım. Ne var ki, Eylül 2007 olmuştu. Bu zaman zarfında yaşadığım çalkantılı bir zaman dilimi nedeniyle dosyayı hazırlayamamıştım.
Mahkeme kaleminden aradılar. Mahkeme, bilirkişi heyeti hakkında, zamanında dosyayı teslim etmediği için suç duyurunda bulunmaya karar vermişti Dosyayı iki gün içinde yazıp vermezsem, bilirkişi heyeti hakkında görevi ihmal veya suiistimalden suç duyurusunda bulunulacaktı. 
Dosyayı inceledim. Sadece esas dosya bendeydi. Dosyanın eki niteliğinde olan ve incelenmesi gereken 103 adet dava dosyası vardı ve bunlar bir çuvalın içinde Mahkemenin duruşma salonunda incelenmeyi beklemekteydi.  Mahkemece daha önce bir bilirkişi incelemesi yaptırılmıştı. İtiraz üzerine, yeniden bilirkişi incelemesi yapmak üzere seçilmiştik.   Aslında, suç duyurusu tehdidini atlatmanın en pratik yolu eski raporu biraz değiştirerek aynen yazmaktı.
Diğer bilirkişi arkadaşım, soruşturma tehdidini atlatmak için geçici bir rapor vermemizi, dosya tekrar geldiğinde ayrıntılı inceleme yapabileceğimizi söylüyordu. Bunu kabul etmedim. Avukat olarak takip ettiğimiz davalarda, bilirkişilerin özensizliğini eleştirip, hâkimleri dosyaları okumamakla suçlayıp; kendimiz söz konusu olduğunda benzer hataları yapmak büyük bir çelişkiydi. Raporu geciktirmiş olma hatası, gelişigüzel bir rapor hazırlayarak telafi edilmemeliydi.  Bu içime sinmiyordu; içimdeki bir ses; raporu vermememi; burada anlatacağım mikro ve makro tespitlerimi, bilirkişilik görevini ihmal suçundan sanık olduğumda mahkemeye savunma olarak sunmamı söylüyordu.
Hâkimle görüşmeye gittim. Yerinde yoktu. Kalemdekiler Hâkimin duruşma salonunda karar yazmakta olduğunu söylediler.  Yazı işleri Müdürüyle konuyu görüşmeye karar verdim. 
Müdüre; dosyanın eklerinin duruşma salonunda olduğunu; bu ekler olmadan raporu yazamayacağımı; daha önceki dosyalarda da ekleri duruşma salonunda inceleme yapmaya çalıştıysam da, çoğu kez hâkimin salonda karar yazması veya başka nedenlere duruşma salonunda çalışma imkânı bulamadığımı,  dosyalar bana şimdi teslim edilse bile, raporu iki gün içinde yazmamın olanaksız olduğunu; isterlerse dosyayı iade edebileceğimi; yalan yanlış bir rapor vermektense yargılanmaya razı ve hazır olduğumu söyledim.  Raporu iki günde teslim etmeye söz veremeyeceğimi söyledim. 
Müdür, mübaşire duruşma salonundan dosyaları getirmesini söyledi. Bir çuval içinde mübaşir dosyaları getirdi. Müdür, bunu benim taşımamın olanaksız olduğunu, çuvalı öğleden sonra gönderteceğini, raporu iki gün içinde olmasa bile en kısa zamanda yazmamı, suç duyurusuyla ilgili teskereyi bekleteceğini beyan etti. Öğleden sonra bir çuval dosya, esas dosyayı teslim aldığım bilirkişi arkadaşın ofisine (ben “yazıhane” sözcüğünü tercih ediyorum)  teslim edilmişti.
2.     Dosyanın incelenmesi
Ana dosyayı baştan sonra okudum. Davanın konusunu teşkil eden 103 dosyayı, hangi yönlerden inceleyeceğimize karar verebilmek için dosyanın tamamına, en ince detayına kadar hâkim olmalı; uyuşmalık konusunu iyi tespit etmeli ve sınırlandırmalı; heyete verilen bilirkişilik görevinin kapsamını doğru tayin etmeliydim.
Uzun sayılabilecek meslek yaşamımda çoğu kez rastladığım gibi, bu kalın klasörün içindeki cirmi çok küçük olan bir evraktaki bir cümle veya kelime davanın kaderini değiştirebilir; ama saatlerinizi vererek okuduğunuz 50–60 sayfa hukuksal değer itibarıyla kelimenin tam anlamıyla atık kâğıt da olabilir. Bunu bilmenin tek yolu hiçbir evrakı atlamadan, bıkmadan, usanmadan dikkat ve tecessüsle okumak.
Bir hukukçunun bu dosyayı ve eklerini hakkını vererek gerçekten okuması, anlaması, değerlendirmesi için, başka hiç bir işe vakit ayırmadan ve rahatsız edilmeden en azından aralıksız iki tam mesaisini sadece bu dosyaya ayırması gerektiğini söylemeliyim. Fakat bu sırada, yanlış tevzi edilen iki dava dosyamla ilgili akıllara ziyan
Bir hâkimin haftanın 4 günü öğleye kadar günde en az 50 dosya ile duruşmaya çıktığını biliyoruz. Bu her bir dosyanın bir duruşma için 4,8 dakika ayırması, onlarca tanık dinlemesi, yerli yersiz birçok talep hakkında karar vermesi anlamına geliyor. Öğleden sonra keşif, ihtiyati tedbir gibi acele verilmesi gereken kararlarla ilgili dosyalar, gerekçeli karar yazım, ertesi gün duruşması yapılacak dosyaların okunması gibi işleri de dikkate aldığımızda hâkimin bu dosyayı gereken dikkat ve özenle okumamasının ve gerekli incelemeleri yaparak bir kanaat oluşturmasının biyolojik ve fiziksel olarak imkânsız olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır. 
Dosyayı incelediğim gün 3 duruşmaya girmiştim; ayrıca yanlış tevzi edildiği söylenen iki dosyamla ilgili olarak adliye bürokrasisiyle kafkaesk ve akıllara ziyan bir tartışmayı bir Tıpkı avukat olarak benim, tek işimin sadece bilirkişilikten haftadır sürdürmekteydim; dişim ağrıyordu ve dişçiye gidecek vakti bile bulamıyordum.
Muhakeme Kanunları açıkça “hâkimlik bilgisiyle çözülebilecek konularda bilirkişi dinlenemeyeceğini emretse de; hâkimin, bu koşullar altında hukukçu bir bilirkişiye başvurmaktan başka çaresinin kalmadığını kabul etmek zorunda olduğumuz söylenebilir.  Ama hâkimlerin terfi için gerekli olan yılda kırk adet dava dosyasının bile olmadığı taşra mahkemelerinde de avukatlık yapmış biri olarak, bu kadar acele yargı vermemek gerektiğini biliyordum.
Çünkü iş miktarı ne olursa olsun; yargılama kalitesinde bir değişik olmadığını; yılda kırk adet dosyası olan mahkemede de dört yüz adet dosyası olan mahkemede de, bir iki istisna hariç, mikro ve makro sorunlar değişmiyordu.  O halde hukukçu bilirkişiliği meşrulaştırma gerekçesi olarak ileri sürülen iş yoğunluğu mazeretini kabul etmekte acele etmeden; iş yoğunluğunun nedenleri üzerinde durmak daha isabetli sonuçlar elde edilebilir.  
Neyse dosyayı hukukçu bilirkişi olarak incelemeye başlayalım.  Sonunda da tüm yargılama süjeleri âdil bir biçimde sorumluluğu paylaşalım.
a)    Dava dilekçesindeki makro ve mikro problemler
Dava dilekçesinin sonunda avukat imzası olmasa, bu metnin liseyi zar zor bitirmiş bir kalemden çıktığını düşünebilirdiniz. Temel eğitim kompozisyon dersinden sınıfta kalacak bir dilekçeyle karşı karşıyayım. Avukatsız dosyalarda yurttaştın yazdığı veya istidacıya yazdırdığı dilekçelerde bu zafiyet hiç de üzücü bir şey değil; hatta bazen sevimli bile geliyor insana.  Ama bir hukukçunun kaleminden çıkmış bir dilekçede asgarî gereklerin yerine getirilmediğini görmek gerçekten çok can sıkıcı.
Dilekçe, 103 adet dava dosyasından dolayı avukatlık ücreti alacağı istemine ilişkin. Böyle bir dava dilekçesinde, her şeyden önce düzgün bir tabloda 103 adet davanın sıra numarası altında listelenmesini; her bir dava için ne talep edildiğinin açık ve anlaşılır biçimde açıklanmasını; kısaca olayların özetini ve talebin hukuksal dayanağının izah edilmesini beklersiniz (HMUK 179) .
Hazırlanan tabloda; davalar çok özensiz olarak listelenmişti. Her şeyden önce liste bir mantığa dayalı değildi. Sıralamada bir ölçüt (Dava tarihi, Mahkeme adı, sonuçlanmış ve derdest dosyalar veya küçükten büyüğe doğru esas numarası)  kullanılmamıştı. Yargıtay’dan bozulup gelen ve yeni esas alan dosyalar; sanki farklı davalarmışçasına eski ve yeni esas numaralarıyla farklı sıra numarası altında mükerrer olarak listeye yazılmıştı, aynı davadan dolayı iki kez ücret talep ediliyordu. Davaların son durumu dilekçeden ve listeden anlaşılmıyordu. Hatta listede anlamsız bir sözcüğün  (sanırım bir isim veya soyadı) olduğu ve başka bir açıklamanın olmadığı bir satır vardı. Üstelik çift sütun hazırlanmaya çalışılan liste, tek sayfaya sığmayınca sıra numaralarındaki teselsül de bozulmuştu. Davanın sonuna kadar; yargılamadaki her işlemde tabloda yer alan hangi davadan söz edildiğini açıklamak için referans olarak kullanılacak ve en az sekiz kişi ( Hâkim, Kâtip,  en az dört bilirkişi, Yargıtay tetkik hâkimi, kuramsal olarak beş, belki bir Yargıtay üyesi)  tarafından anlaşılmak için emek harcanacak, anlaşılmaya çalışılacak bu temel metnin hazırlanmasına hiç mi hiç özen gösterilmemişti.
Davayı kısaca özetleyecek olursak: Davacı avukat, bir kamu kurumuyla bir avukatlık sözleşmesi imzalamıştı. Bu sözleşmeyle avukat, kamu kurumunun tüm dava icra işlerini takip etmeyi üstlenmişti. Sözleşmeye göre davacı avukat, ücret olarak sadece kurum adına takip ettiği icra takiplerinin takip miktarı üzerinden ve tahsil şartına bağlı olarak %1,5 prim ve karşı taraftan tahsil edilecek yargılama gideri niteliğindeki karşı taraf avukatlık ücretinin %80’ini ücret olarak almayı kabul etmişti.
Sözleşmede; aylık maktu bir ücret belirlenmediği gibi,  avukatın takip edeceği davalar için bir ücret belirlenmemiş; hatta icra takipleri için belirlenen ücret dışında avukatın herhangi bir ücret talep etmeyeceği konusunda açık bir hükme yer verilmişti. Sözleşme şartları; ilgili kamu kuruluşunun Yönetim organı tarafından tek yanlı olarak “tip sözleşme olarak” düzenlenmiş ve bu sözleşme avukat tarafından imzalanmıştı. Sözleşme bir yıl süreliydi. Sözleşme, eğer taraflarca sürenin bitiminden 15 gün evvel fesih bildiriminde bulunulmazsa aynı koşullarda bir yıl daha yenilenecekti.
Sözleşme, taraflar arasında 4 yıl uygulanmış; dördüncü yılın sonunda davalı kamu kuruluşu sözleşmeyi yenilemeyeceğini bildirerek, sözleşmeyi feshetmişti. Sözleşme süresince davacı avukat; icra takipleri için öngörülmüş ücreti düzenli olarak almıştı.  Huzurdaki davada davacı avukat; sözleşmenin yürürlükte kaldığı sürede kamu kurumunu temsilen takip ettiği, sözleşmede ücret belirlenmeyen,  103 adet dava için Avukatlık Kanunu ve avukatlık ücret tarifesine göre hesaplanacak ücreti kısmî dava yoluyla şimdilik 25.000 TL’sini talep etmekteydi.
Yukarıda özetlediğimiz olayı, ne yazık ki dava dilekçesinden açık ve seçik olarak anlamak mümkün değildi. Olayı anlamak için, dava dilekçesini okumak yeterli olmuyordu. Oysa dilekçeyi okumak olayı anlamak için yeterli olmalıydı.
 Bu özeti yapabilmek için dava dosyasının tümünü okumak zorunda kaldık. Oysa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 179. maddesine ve Türkçe kompozisyon ilkelerine uygun olarak hazırlanmış bir dilekçeden olay, hukuksal dayanak, deliller ve talep anlaşılabilmeliydi.  
Davacı avukat; sözleşmede hüküm altına alınmış avukatlık ücretini talep ediyormuş izlenimi yaratacak şekilde kaleme almıştı. Oysa bu davalar için sözleşmede ücret belirlenmediği tartışmasız bir şekilde anlaşılıyordu. Avukat; eğer sözleşme geçersiz sayılırsa Avukatlık Kanunun 164. maddesine ve tarifeye göre avukatlık ücreti talep ediyordu. Bu davalarda karşı taraf avukatlık ücretinin avukata ait olması gerektiğini muğlâk bir cümle ile ifade etmesine karşın, bu konuda bir talebinin olup olmadığını anlamak olanaksızdı. Her bir dava için, ne kadar ücret talep ettiği açıklanmamıştı. Davacı avukat fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak bu davalar için şimdilik 25.000 TL avukatlık ücreti ve faizini talep ediyordu. Davacı avukat; hukuk muhakemesinin en temel ilkesi olan “ taraflarca hazırlanma” ilkesini ihlal ederek toparladığı muğlâk ve tasnifsiz bir belge yığınını usule aykırı bir dilekçeyle hâkimin kürsüsüne koymuştu.
Önceki bilirkişi raporuna göre; dava konusu edilen 103 dava dosyasının 35 adedi Yargıtay’da olduğundan, bu davalarla ilgili inceleme davacı vekili tarafından dosyaya ibraz edilen tasdiksiz karar fotokopileri üzerinden yapılmıştı. HMUK’na göre bunların Mahkemece kabul edilebilmesi için mahkemesince “aslının fotokopisi” olduğunun onaylanması gerekirdi. Eğer bu 35 dosya, diğer bilirkişi arkadaşımın ofisinde açılmayı bekleyen dosya çuvalından çıkmazsa, bir hukukî problemle karşı karşıya olduğumuz söylenebilirdi.
Davacı avukat ilk bilirkişi incelemesinden sonra, 6 adet dosyadaki talebini sadece dosya numarası belirterek (dava dilekçesindeki listedeki sıra numarasını zikretmeden) bu dosyaların temyiz incelmesinde olduğundan bahisle “âtiye” bırakmıştı. HMUK 185/1 maddesi gereğince, “âtiye” bırakmanın anlamı, bu dosyalar için talebinden vazgeçmek demekti ve bu talep davadan feragatin aksine karşı tarafın kabulüne bağlıydı. Duruşmada, bu altı dosya için davadan vazgeçmeyi kabul edip etmediği davalıya sorulmamıştı ve bu konuda ara kararıyla bir hüküm verilmemişti. Bu durumda, Bilirkişi olarak bu dosyaları inceleyip inceleyemeyeceğimiz belli değildi.
Dava dilekçesinde olması gerekenlere yer vermeyen davacı avukat;  “avukatlığın kamu hizmeti ve serbest meslek olması,  yargının kurucu unsurlarından olması, mahkemenin vereceği hükümle,   yargının kurucu unsuru olan avukatların toplum üzerinde bıraktığı intibanın aynı zamanda yargıya da yansıyacağı dolayısıyla adalet mekanizmasının güvenirliğine katkıda bulunacağı…” gibi dava ile ilgisiz ve son derece sıkıcı birçok açıklamaya yer vermişti. Kompozisyon ilkelerinden yoksun dilekçelerde, bu tür gereksiz açıklamaların arasında, aniden ve beklenmedik şekilde davanın kaderini etkileyecek tuzak bir cümleye rastlamak her zaman muhtemel olduğundan bu gereksiz açıklamaları daha fazla dikkatle okumak zorundasınız.  
Öte yandan Hukuk Usulü Muhakemeleri kanunun 179. maddesinin 3. fıkrasına göre; delillerin dava dilekçesinin ekinde mahkemeye sunulması emredilmesine karşın; dava dilekçesi ekinde delil sunulmamıştı.  Hukukumuzda dava dilekçesi ekinde delillerin sunulmasına ilişkin norm, ihmal yoluyla ve yargılama süjelerinin ittifakıyla yürürlükten kaldırılmıştır; daha doğrusu hiç yürürlüğe girmemiştir.
Hukukumuzda muhakeme kanunlarındaki uygulanmayan hükümler azımsanmayacak sayıdadır. Benim kişisel tespitlerime göre muhakeme kanunlarının tüm hükümlerin yaklaşık üçte biri uygulanmamakta veya yasak savma kabilinden özü ihmal edilerek uygulanmaktadır. Muhakeme normlarının tam olarak uygulanmasında ısrar eden avukatlar, diğer avukatlar tarafından dahi yadırganmakta ve hâkimler tarafından çoğu kez adlî mobbing uygulamalarıyla pasifize edilmektedir.
Bu tarz dava dilekçeleri, ne yazık ki, bilirkişi olarak incelediğim dosyalarda ve avukat olarak taraf olduğum davalarda ortalama kaliteyi temsil etmektedir. Bundan daha vahim dilekçeler,  istisna kabul edilemeyecek sayıdadır.
Biz avukatların adliye koridorlarında yargı sistemine yönelik olarak  “hâkimler dosya okumuyor”  klişe eleştirimizin cevabını kendimiz verme yürekliliğini gösterme vakti gelmiştir:
“Biz avukatlar, hâkimlerin önüne okunmaya değer ve anlaşılabilir dilekçeler koyuyor muyuz?”
O halde iş yoğunluğunun ve davaların uzamasının nedenlerinden bir kısmını tespit etmiş bulunuyoruz: Hukuk davalarında dava dilekçelerinin birçoğu Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 179. maddesinin aradığı koşulları taşımamaktadır. Biçimsel olarak bu koşulları taşıyan dilekçelerin birçoğu; dilekçenin anlaşılmasını güçleştirecek derecede Türkçe dilbilgisi ve kompozisyon kurallarından yoksundur.  Ayrıca kanunun emredici hükmüne rağmen dava dilekçesiyle birlikte, deliller ibraz ve ikame edilmemektedir. Dava açılmasından yaklaşık bir buçuk-iki ay sonraya verilen ilk duruşma gününde taraf avukatları delillerin ibrazı için süre istemektedirler. Deliller en erken, ikinci duruşmada, yani dava açıldıktan 2–4 ay sonra sunulmaktadır. Daha davanın başında iki duruşma gereksiz icra edilmektedir. Çoğu davada delil bildirme süresi mahkemece sınırlandırılmadığından taraflar davanın son aşamasına kadar delil ibraz etmeye devam etmektedir.  Bu uygulamada taraf avukatları ve hâkimler arasında zımnî bir mutabakat ve karşılıklı hoşgörü vardır. Bir avukatın tek yanlı çabası; uygulamanın istikrarı karşısında yenilgiyle sonuçlanmakta, o avukat da kısa bir süre sonra çoğunluğun uygulamasına tâbi olmaktadır.   Sonuç olarak hâkimlerin günlük 50 duruşmasının önemli bir bölümünün açıkça gereksiz duruşmalar olduğunu söyleyebiliriz. 
b)    Avukat-müvekkil ilişkilerindeki mikro ve makro problemler
İncelediğimiz dava dosyası; avukat-müvekkil ilişkilerindeki mikro ve makro problemleri de ortaya koymaktadır.
İncelenen davada aleyhine ücret davası açılan bir kamu kurumudur.  Avukatlık Sözleşmenin altında; kamu kurumunu temsilen bir avukatın imzası vardır. 
Kamunun koşullarını tek yanlı belirlediği bu sözleşmenin içeriği birçok yönden Borçlar Kanuna ve Avukatlık Kanununa açıkça aykırıdır. Bu sözleşme, Devletin avukatlık mesleğine biçtiği değerin en açık ifadesi ve sembolüdür.
Her şeyden önce; davacı avukatın takip ettiği icra takipleri için tahsil şartına bağlı olarak % 1,5 avukatlık ücreti belirlenmesi Avukatlık Kanununa aykırıdır.
Avukatlık Kanununa göre; avukatlık sözleşmesiyle belirlenebilecek ücret miktarının alt ve üst sınırları bulunmaktadır. Buna göre, değeri parayla ölçülebilir işlerde, avukat ve müvekkili yapacakları sözleşmede avukatlık asgari ücret tarifesinin altında olmamak kaydıyla işin değerinin %25’ini aşmamak üzere bir ücret belirleme özgürlüğü bulunmaktadır. Değeri parayla ölçülemeyen davalarda ise asgari ücret tarifesindeki maktu ücretlerin altında kalmamak kaydıyla ücretin miktarını belirlemek serbesttir.
Başka bir ifadeyle ücretin alt sınırını Asgari ücret tarifesi tayin etmektedir. Avukat ve müvekkilin asgarî ücret tarifesinin altında ücret kararlaştırma özgürlüğü yoktur.  Davacı avukatın takip ettiği icra işleri parayla ölçülebilir işlerden olması nedeniyle; bu işler için yapılacak sözleşmede belirlenen tarifenin altında olmaması gerekir. İncelediğimiz davada, sözleşmeyle belirlenen ücret, kaba bir hesapla tarifenin yaklaşık sekizde biri kadardır.  İkincisi, bu ücretin tamamının tahsil koşuluna bağlanması da hukuka aykırı bir şarttır.
Öte yandan, sözleşmede % 80’inin avukata ait olacağı kararlaştırılan icra takiplerinde karşı taraftan alınan avukatlık ücretinin tamamı,  yasa gereği avukata aittir.
Davacı avukat, sözleşmeyle sadece icra takiplerini üstlenmiş olsa bile; sözleşmede bu işler için öngörülen ücret yasanın öngördüğü asgari miktarın çok altında ve bu yönüyle yasaya açıkça aykırıdır.
Davacı avukat, ahde vefa gösterip bunu dava konusu yapmamıştır.  Benzer sözleşmelerde davacı avukatların, sözleşmenin geçersizliğini ileri sürerek geçmişe dönük Avukatlık Kanununa göre hesaplanacak ücreti talep ettikleri de vakidir.
Davacı avukatın talep ettiği ücret;  sözleşme gereğince ücretsiz takip etmeyi yüklendiği davalara ilişkindir. Başka bir ifadeyle; sözleşmede avukat icra takiplerinin yanı sıra başka davaları da takip edeceğini taahhüt etmiş; ancak bunlar için bir ücret talep etmeyeceğini kabul etmiştir. Sözleşmenin feshedilmesinden sonra, takip ettiği bu davalar için avukatlık ücreti talep etmektedir. Ücret talep ettiği davaların, icra takipleriyle fiili veya hukuksal bağı bulunmamaktadır.
Peki, pek çok avukat böyle bir kölelik sözleşmesini niçin imzalar ve bunu dört yıl sürdürür?
Avukat sayısının çokluğu ve avukatlık hizmetinde haklı ve haksız rekabetin yoğunluğu artık herkesin malumu. Bir kamu kuruluşunun veya bir bankanın avukatlığı; genel seçimlerde ve baro seçimlerinde siyasilerin  “seçim vaatleri” arasına girmiştir.
Kamu kurumları ve özellikle bankalar,  açıkça hukuka aykırı bu kölelik sözleşmelerini, avukatların içinde bulunduğu geçim sıkıntısını istismar ederek imzalatabilmektedir.
Bu sözleşmeler, bir süre uygulandıktan sonra, ya müvekkil tarafından bir azil sebebi ya da avukat tarafından haklı bir istifa sebebi yaratılarak feshedilmekte ve istisnasız hepsi avukatlık ücreti alacağı davasının konusu olmaktadır. 
  Bu durum kamu veya özel hukuk tüzel kişileriyle avukatlar arasında yapılan sözleşmelerle sınırlı değildir. Gerçek kişilerde de benzer sorunlar gündemdedir.
  Müvekkilini, avukatlık ücreti konusunda tam olarak bilgilendiren, Avukatlık Kanununun çizdiği sınırlar içinde reel ücretler talep eden, bu konuda şeffaf davranan, karşılıklı hak ve yükümlülükleri açık seçik yazılı sözleşmeye bağlamak isteyen bir avukatın o işi üstlenmesi ve avukatlık sözleşmesi yapması neredeyse olanaksız hale gelmiştir. 
İş sahipleri, avukatlık asgari ücret tarifesinin çok altında ücret teklif etmekte, hatta masrafların avukat tarafından karşılanmasını beklemektedir. Bu tekliflerini kabul eden veya kabul etmiş gözüken avukata işini teslim etmektedir. 
 Gözlemlerimize göre bu tür sözleşmeler, uygulanma aşamasında, mutlaka avukat-müvekkil uyuşmazlığıyla sonuçlanmaktadır.  Avukat ya işi bitirmenden haklı bir istifa nedeni yaratarak ücret davası açmaya, ya da işi bitirdikten sonra yaptığı yazılı sözleşmenin geçersizliğini ileri sürerek yasal ücret talep etmek yolunu seçmektedir. Ya da emeğinin sömürüsünü sineye çekip; elinden geldiği kadar işini yapmaya odaklanmaktadır. Bu yolun sonu da, meslekî tükenmeyle sonuçlanmaktadır.
Avukatın yasal sınırlar içindeki ücret sözleşmesi tekliflerine ve yasal dava masraflarının talep edilmesine sıcak bakmayan iş sahipleri; ne yazık ki davasının hukuk dışı yol ve yöntemlerle çözüleceğine ilişkin vaatlere ölçüsüz bir şekilde ödeme yapmaya  ( aslı olsun olmasın bilirkişiye, hâkime veya diğer kamu görevlilerin rüşvet verileceği vs.) daha hevesli gözükmektedir.
Özetle, tam bir güven ilişkisine dayanması gereken avukat müvekkil ilişkisi, giderek daha fazla oranda güvensizliğe ve birbirini tuzağa düşürme çabasına doğru evrilmektedir.
Bu ücret rejiminin başka yan etkileri de vardır:  
Uzlaşma olanağı olan ve danışma aşamasında avukatın küçük bir gayretiyle dava açmadan çözülebilecek uyuşmazlıklar için, doğrudan dava açılması tercih edilmektedir. Çünkü bir avukat için uyuşmazlığı dava ile çözmekten daha çok beceri, anlayış ve fedakârlık gerektiren danışma ve uzlaşma safhası için iş sahibi ücret ödemeyi reddetmektedir.
 Fiili ücret rejimi avukat için önüne gelen her uyuşmazlığı enine boyuna irdelemeden, hatta davanın başarı ihtimali konusunda bir değerlendirme yapmadan, başarı şansı olmayan uyuşmazlıkları dava konusu yapmayı ve hatta uyuşmazlığı tahrik etmeyi kârlı (!)  ve hatta zorunlu hale getirmektedir.
Zaten, iş sahibi “bir hukuksal sorununu danışmaya” değil; “bir davasını avukata vermeye” gelmektedir. Hukuksal değerlendirmesi sonuncunda bir davayı üstlenmeyi reddeden bir avukat, iş sahibi tarafından ve hatta deneyimli meslektaşları tarafından dahi hayretle karşılanmaktadır.
Ülkemizde avukat müvekkil ilişkileri problemlidir. Başta avukatların kendisi olmak üzere,  kamu kuruluşları da dahi olmak üzere iş sahipleri avukatın emeğine saygı duymamaktadır. Ekonomik koşullar, avukatları uygulanması bir insandan beklenmeyecek koşullarda iş kabulüne ve kendisine sunulan her uyuşmazlığı yeterli inceleme yapmadan mahkemeye taşımaya zorlamaktadır. 
Bu şartlar altında, avukatın işi reddetme hakkını kullanması, ya da uyuşmazlığı alternatif uyuşmalık yolları, uzlaşma vs. yollarla davasız olarak çözmeye teşebbüs etmesi beklenemez.    
c)     Cevap dilekçesindeki mikro ve makro problemler
Cevap dilekçesinin durumu da, dava dilekçesinden çok farklı değildi. Azilnamede avukatın bir kusur ve ihmalinden söz edilmemesine ve sözleşmenin sözleşme süresinin dolması ve yeni dönem için sözleşmenin yenilenmeyeceğinin bildirilmesine karşın cevap dilekçesinin dörtte üçü avukatın kusur ve ihmallerine ayrılmış ve sözleşmenin haklı olarak feshedildiği savunması yapılmıştı. Uzun uzun avukatın ihmalinden ve kusurlu davranışından bahsetmesine karşın; bu kusur ve ihmallerin ne olduğu, hangi dosyada avukatın nasıl bir ihmalinin olduğuna ilişkin genel ve soyut açıklamalardan başka somut bir açıklama yoktu.  Dilekçede sözü edilen ihmallerden birisi de, avukatın aylık raporları hiç vermediği yönündeydi. Sözleşme tam beş yıl üst üste yenilenmiş, davacı avukat yüzlerce dosyayı takip etmiş; sözleşmede açıkça bu durumda sözleşmenin sürenin sonu beklenmeden derhal fesih hakkı tanınmasına rağmen bu hak kullanılmamıştı. Davalı vekili; avukatın kusur ve ihmali olmasa bile, sözleşmedeki feshi ihbar hakkını kullandığını terditli savunma olarak açıklamıştı. Bu savunma aslında, azilname içerdiğine uygun olanıydı. Davalı avukat, davacı avukatın, yasaya aykırı olduğunu bile bile sözleşmeyi imzalayıp, sözleşme feshedildikten sonra hak talep etmesinin iyi niyet kurallarına aykırı olduğunu da ileri sürüyordu.
Bu dilekçe de, kalite bakımından, dava dilekçesinden farksızdı. Bu nedenle aynı şeyleri tekrarlamamak için dava dilekçesiyle ilgili söylediklerimize atıf yapmakla yetiniyoruz.
     Taraflar replik ve düplik dilekçesi vermemişlerdi.
      
d)    Tahkikat Aşamasıyla İlgili mikro ve makro problemler
Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunun 216. maddesine göre Mahkemenin tahkikat aşamasına ilk yapması gereken şey,  iki tarafların mutabık kaldıkları cihetleri ve tespit ve ihtilaflı olanları bir ara kararıyla ayırmak olmalıdır. Mahkemece yapılması gereken diğer bir usul işlemi, tarafların yeterince açıklamadığı olgularla ilgili olarak aynı kanunun 213. maddesi gereğince tarafları olgular konusunda isticvap etmektir.
Başka bir deyimle, hakimin ilk duruşmada yapacağı işlerden biri; uyuşmazlık konusu olan olaylarla, tarafların mutabık kaldığı olayları tespit etmektir. Ne yazık ki bu hükümlerin uygulandığına, yirmi iki yıllık meslek hayatımda, iki kez tanık oldum. Hakim ilk celsede; dilekçelerdeki anlaşılmayan hususları taraf vekillerine sormuş, beyanlarını tutanağa geçmiş ve taraflar arasındaki uyuşmazlığın ne olduğunu ve hangi hususlarda delil gösterebileceklerini ara kararına yazdırmıştı.    
Bu hükmün uygulanması, davaların süresini çok kısaltabilecek bir uygulamadır. Ama, şu ana kadar yukarıda zikrettiğim iki olay dışında bu hükmün uygulandığına hiç tanık olmadım.
İncelediğimiz dosyada da bu yapılmamış; taraflara delil bildirmek üzere bir sonraki duruşmaya kadar süre verilmiş, delillerin karşılıklı tebliğine ilişkin bir hüküm verilmemiş; delillerini hasretmeleri istenmemişti. Taraflar yargılamanın ikinci bilirkişi incelemesi aşamasına kadar parça parça delillerini sunmuşlar; mahkemede bu delillerin hepsini, hiç bir değerlendirme yapmadan dosyaya kabul etmişti. Mahkemenin kabul ettiği bu delillerden birçoğu uyuşmalıkla ilgili değildi.
İlk bilirkişi raporundan sonra davalı vekili, aslında taraflar arasında uyuşmazlık konusu olmayan icra takip dosyalarıyla ilgili ödemelerin yapıldığına ilişkin bir tomar makbuz ve belge sunmuştu. Oysa bu husus uyuşmazlık konusu değildi. Davacı da, yine dava konusu etmediği bu ücretlerin tam olarak almadığını ileri sürmüştü. Mahkeme bu belgeleri hiçbir değerlendirme yapmadan, dosya arasına koymuştu. Esasen bunların ne için ibraz edildiği ibraz eden tarafa sorulup, davayla ilgisiz olduğu anlaşılacak şekilde taraf beyanı alındıktan sonra,    HMUK 242. maddesi gereğince bir ara kararıyla verene iade edilmesi gereken belgelerdi.
HMUK 242. maddenin uygulanmasında, istisnai olarak meslek hayatımda birkaç kez rastlama mutluluğuna erdim. Ama incelenen dosyada, Mahkeme evrak olarak taraflar ne vermişse dosyaya koymuş; bu belgeler hakkında bir karar vermemişti. Dosya, tasnifsiz bir belge yığınıydı.
Tarafların; da sonraki dilekçelerinde, dava konusu 103 dosyayla ilgili beyanlarında, dava dilekçesindeki sıralamaya uyulmadığından ve mantıklı ve bilimsel bir atıf sistemi kullanılmadığından; inceleme tam bir eziyet halini almıştı. Örneğin; “dava dilekçesindeki tablonun 3. sırasındaki Ankara 3. Asliye Hukuk mahkemesinin 2002/12 esas numaralı davasında…” gibi bir açıklama dilekçeyi değerlendiren kişi için büyük bir kolaylı sağlayacakken; “Fahrettin Kayhan dosyasında …” gibi bir açıklamayla yetinilmiş; hâkimin bahsedilen dosyanın hangisi olduğunu bulması için gereksiz zaman harcamasına yol açacak ifadeler kullanılmıştır.
Cevap dilekçesinde somut bir ihmal iddiası ileri sürmeyen davalı, delil listesinde; dava konusu olan 103 dosyadan hiç birinin yer almadığı, davalı avukatın kusur ve ihmalinin bulunduğunu iddia ettiği 15 adet dava listesi sunmuştu. Bunların içinde, davacı avukatın avukatlık ücreti istediği 103 adet dosyadan hiç biri yoktu. Bu dosyalarla ilgili iddialar, sözleşmenin son dönemine ilişkin değildi. İkisi açıkça sözleşme kapsamı dışındaydı. Bu dosyaların incelenmesinin yine ara kararıyla uyuşmazlıkla ilgili olmaması nedeniyle HMUK 242. maddesi gereğince reddi gerekmekteydi. Hukuksal niteleme çerçevesinde, bilirkişilerin ve hâkimin incelemesi gerekmeyen dosyalardı.
Yargılamada bilirkişi incelemesine kadar geçen iki yılık süre içinde yapılan 17 duruşmanın 5 tanesi hariç, diğerleri gereksiz duruşmalardı. 
  e) Bilirkişiye verilen Görev
HMUK 279. maddesine göre hâkimin bilirkişiye sorulacak soruları belirlemesi, başka bir ifadeyle bilirkişinin görevinin sınırlarını çizmesi gerekmektedir.  Ne var ki bu hüküm de, fiilen yürürlükte olmayan hükümlerdendir.
Ara kararında “dosyanın üç kişilik bilirkişi heyetine tevdiine, bilirkişiler için 200’er TL bilirkişi ücreti takdirine” karar verilmişti.
Biz hangi konuda bilirkişilik yapacaktık? Bizden hangi “özel ve teknik bilgi” gerektiren olgu soruluyordu?
f)      Çuvaldan çıkan hayal kırıklığı
Dosyadaki ilk incelemeden sonra sıra 103 dosyanın incelenmesine gelmişti. Dosyaların niçin çuvalla bize verildiğini anlamak mümkün değil. Zira, Mahkemesinden getirtilen bu dosyaların, duruşmada tarafların huzurunda incelenip, dava için önemli noktalarının tutanağa geçirilmesi (ki bunu ceza davasında C. Savcıları yapıyorlar) ve dava için önemli görülen bir iki belgeden fotokopi alınarak tasdik edilip dosyaya konması ve dosyanın Mahkemesine iadesi gerekli ve yeterliydi.  Zira dosya esas mahkemesine de gerekebilir. Böylelikle, dava dosyasının arkasından bu çuvalın Yargıtay’a kadar sürüklenmesine gerek kalmazdı. Bu çuvalın içindekileri okuyanları değilse bile,  hiç olmazsa taşıyanları düşünmek gerekmez mi?
Neyse, meslektaşımın bürosundayım. Dosya çuvalını açıyoruz. Çuvalın içinden 103 dosyanın 72 adedi çıkıyor. İki adet de davayla ilgisi olmayan dosya çıkıyor. Belki de bu iki dosyanın tarafları, şu anda Mahkemede dosyalarını arıyorlardır.  Dosyaları, dava dilekçesindeki listeyi esas alarak sıraya sokuyoruz. Yarım gün içinde raporun sadece dosyaların incelenmesi tamamlanıyor. Raporu, tamamlamak üzere büroma dönüyorum.
Esas dosyaya tekrar okuyorum. Çuvaldan çıkan 72 dosya dışındaki diğer dosyalar ana dosyaya hiç gelmemiş. Mahkemelerinden dosyaların temyizde olduğu belirtilmiş. Davacı avukat bu davalarda verilen kararların onaysız fotokopisini ibraz etmiş. Mahkeme onaysız fotokopileri kabul etmiş. İlk bilirkişi incelemesi de bunlar üzerinden yapılmış. O zaman biz bir çuval dosyayı niçin inceledik? Pekala bu dosyaların kararlarından da tasdiksiz fotokopi alınıp dosya içine konabilirdi.
Bu onaysız karar fotokopileri incelemeye esas alacak mıyız? Almayacaksak dosyada bunların işi ne? Bunun takdiri hâkime ait değil mi?   
Ne yapmalı? 
Raporu yazmayıp, bir ön raporla iade mi etmeli? Önceki deneyimlerimden biliyorum: Dosya tekrar bize verildiğinde dosyanın durumunda bir değişiklik olmuyor ki.
Hiçbir şey yapmayıp, hakkımızda suç duyurusu yapılmasını mı beklemeli?  
Makro problemlere mikro çözümler üretmeye çalışmanın sonucunu biliyorum: dışlanma, yalnızlık, hayatın gerçeklerini bilmemekle suçlanmak, günah keçisi olmak.
Raporu yazmaya karar veriyorum. Raporu yazmak için büroda geceledim. Rapor gece 04.30’da bitti. Yarın diğer bilirkişi arkadaşa gönderirim. Üçüncü bilirkişi dosyayı hiç görmedi. Onu da kalem çağırır, imzalatır.
Üçüncü bilirkişi dosyayı inceler mi?
Bilmiyorum.
Sonuç: Mesleğe başladığım günden bu yana yargılama reformundan söz edilir. Yargının yüceliğinden ve savunma mesleğinin kutsallığından…
Reform olarak önerilen ise genellikle yasa değişikliğidir. Hukukçular olarak hep reform halindeyizdir. Zihniyet reformu olmadan, yasalardaki reform, hukuku ciddîye alan az sayıdaki insanı daha da mutsuz etmekten başka bir işe yaramıyor.  
Artık yasa değişikliğinin çok az şeyi değiştirebildiğini; yasa değişikliklerinin kökleşmiş alışkanlıkları değiştirmeye yetmediğini; değişen yasalara rağmen biz avukatların, yargıçların savcıların ve bilirkişilerin eski uygulamaları devam ettirmekte ısrar ettiklerini; bu kültürün hukuk eğitimi ve staj eğitimi adı altında kuşaktan kuşağa aktarıldığını ve bu kısır döngüyü kırmanın neredeyse olanaksız olduğunu bilecek yaştayım.
Raporu tamamladığım gün, 46. doğum günüm.
Bu güne kadar niçin mi hukukçu bilirkişilik yaptım?
Bu satırları yazabilmek için desem…   
                                                Ankara, 21 Ekim 2007
                                                Avukat Fahrettin Kayhan 
 
Kaynaklar
Mehmet Kamil Yıldırım, Medenî Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, Kazancı Yayınları, İstanbul 1990.
Yaşar Karayalçın ve Aynur Yongalık, Hukukda Öğretim-Kaynaklar-Metod Problem Çözme, Genişletilmiş ve Güncelleştirilmiş 7. Baskı Banka ve Ticaret Hukuku Enstitüsü Yayınları, Ankara 2008.
Okan Gündüz, Anglo-Amerikan Hukuku Işığında Medenî Yargılama Hukukunda Dava Yönetimi, Yetkin Yayınları, Ankara 2009.
Ramazan Arslan, Medenî Usul Hukukunda Dürüstlük Kuralı, S

Yayınları, Ankara 1998.

Bilirkişilik Ve Uzman Görüşü


Bilirkişilik Ve Uzman Görüşü

Yazan : Av.Salih Gülgeldi [Yazarla İletişim]

İÇİNDEKİLER
SAYFA I)BİLİRKİŞİLİK……………………………………………………………….3
A )BİLİRKİŞİLİK KAVRAMI…………………………………………………..3
B ) BİLİRKİŞİ İNCELEMESİNİ GEREKTİREN HALLER………………….4
C )BİLİRKİŞİ İNCELEMESİNE KARAR VERİLMESİ …………………….5
D )BİLİRKİŞİ SEÇİMİ……………………………………………………………5
E )BİLİRKİŞİNİN REDDİ……………………………………………………….8
F )BİLİRKİŞİLİK YAPMAK KURAL OLARAK ZORUNLU DEĞİLDİR…9
G )BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ VE RAPORU……………………………………10
H )BİLİRKİŞİ RAPORU HAKİMİ BAĞLAMAZ………………………………12
J )BİLİRKİŞİ ÜCRETİ…………………………………………………………..13
K )BİLİRKİŞİNİN SORUMLULUĞU………………………………………….14
L )BİLİRKİŞİNİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ……………………………………..15
a)Bilirkişinin haber verme yükümlülüğü…………………………………..15
b)Bilirkişinin görevini bizzat yerine getirme yükümlülüğü………………16
c)Bilirkişinin sır saklama yükümlülüğü……………………………………16
M )BİLİRKİŞİNİN YETKİLERİ………………………………………………..16
II )UZMAN GÖRÜŞÜ……………………………………………………….17
III )SONUÇ…………………………………………………………..18
IV ) BİBLİYOGRAFYA…………………………………………….20
BİLİRKİŞİLİK VE UZMAN GÖRÜŞÜ
Yaptığım bu çalışma da bilirkişi ve uzman görüşü müessesesini anlatmaktan ziyade HUMK’un maddeleri ile HMK’nın maddeleri arasındaki farklılıklara ve HMK’nın usul hukukumuza getirdiği yeniliklere değindim.Ayrıca HUMK’un kanun maddelerinin sırası takip edilerek farklılıkları ve değişiklikleri anlattım.
I )BİLİRKİŞİLİK
A ) BİLİRKİŞİ KAVRAMI
Ne yürürlükteki HUMK’ta ne de yürürlüğe girecek olan HMK’ta bilirkişiliğin tanımı yapılmaktadır.Sadece maddeler de bilirkişiliğe ilişkin bazı unsurlara yer verilmektedir.
Bilirkişilik çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır;
a)Bir davada, çözümü hakim tarafından bilinmeyen özel ve teknik bilgi gerektiren hallerde oy ve görüşüne başvurulan üçüncü kişiye, bilirkişi denir.1
b)Yargılama sürecinde,özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren konularda,hakim tarafından bilgi ve görüşüne başvurulan uzman kişilere, bilirkişi denir.2
c)Başka bir tanımda.bilirkişi,bir ihtilafı sona erdirme durumunda olan hakimin,bilgisinde olmayan tecrübe kurallarına ulaşılması veya tecrübe kurallarına dayanılarak mevcut ihtilaf bakımından sonuçlara varılması şeklinde ortaya çıkabilen konularda çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde sıklıkla başvuracağı kişidir.3
Hukukumuzda deliller kesin ve takdiri deliller olarak 2’ye ayrılır.Takdiri delillerden olan bilirkişilik gibi delillere;hakimin bu delilleri serbestçe takdir yetkisine sahip olmasından dolayı, takdiri deliller denir.

B) BİLİRKİŞİ İNCELEMESİNİ GEREKTİREN HALLER
Yürürlükteki kanunumuzun yani HUMK’un 275.maddesinde; mahkeme, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenemez,hükmü yer almaktadır.Bu madde ile bir nevi bilirkişiliğin tanımı yapılmaktadır.
Yürürlüğe girecek olan HMK’ta ise madde 266 da “bilirkişiye başvurulmasını gerektiren haller” şeklinde düzenleme yapılmış ve HUMK’tan farklı olarak “çözümü hukuk dışında”ibaresi getirilmiştir.Yine aynı şekilde maddeye “taraflardan birinin talebi üzerine veya kendiliğinden” ibaresi de getirilmiştir.
Uygulamada,Yargıtay “çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde” ibaresinden yola çıkarak hemen her konuda hakimin bilirkişiye başvurmak zorunda olduğuna karar vermektedir.4
Madde de “çözümü hukuk dışında”ibaresi ile hakimin,hakimlik mesleğinin gereği olarak hukuki konular ve sorunlarda bilirkişiye başvuramayacağı açıkça hüküm altına alınmıştır.Ama eski hukuk ve yabancı hukukun bunun istisnası olduğu ve bu istisnalardan dolayı bilirkişiliğe gidilebilinir.
Hukuki konularda gereksiz yere bilirkişiye başvurulması gerek Anayasa’nın 141.maddesinde gerekse HUMK’un 76.maddesinde belirtilen usul ekonomisine aykırıdır.Çünkü gereksiz yere bilirkişiye başvurulması,gereksiz masraf yapılmasına ve zaman kaybına neden olur.5
Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı:
Özeti:“HUMK’un 275. maddesi hükmüne göre hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenmez.
HUMK’un 275. maddesi hükmüne göre hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenmez. Buna rağmen mahkemece bilirkişi incelemesi yapılmış olması kabul şekli bakımından usul ve yasaya aykırıdır……….)”6
C )BİLİRKİŞİ İNCELEMESİNE KARAR VERİLMESİ
Yürürlüğe girecek olan HMK ile beraber HUMK 275’ten farklı olarak mahkeme gerek taraflardan birinin talebi gerekse kendiliğinden bilirkişinin oy ve görüşünün alınabileceğini açıkça hüküm altına almaktadır
”Taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden”ibaresi eklenmiştir.Ayrıca bir taraf,iddia ve savunmasının ispatı için bilirkişi incelemesinin yapılmasını isteyebilir.7
D )BİLİRKİŞİ SEÇİMİ
HUMK madde 276/1 de,bilirkişi seçiminde iki taraf uyuşamazlarsa bilirkişiyi hakimin seçeceği hükmü yer almaktadır.
276/2 de ise özel konularda oy ve düşüncelerini açıklamak üzere resmi kurumlar tarafından saptanmış bilirkişi varsa bilirkişinin bunlar arasında seçilmesi gerekir.
276/3 de ise yalnız bir kişi,bilirkişi seçilebilir.Üçten çok seçilemez.
Yürürlüğe girecek olan HMK 267 ve 268. maddeler HUMK 276.maddeye karşılık gelmektedir. HMK 267 de;bilirkişi sayısının belirlenmesi HMK 268 de ise bilirkişilerin görevlendirilmesi başlıkları düzenlenmektedir.
HMK 267’ye göre; mahkeme, bilirkişi olarak, yalnızca bir kişiyi görevlendirebilir. Ancak, gerekçesi açıkça gösterilmek suretiyle, tek sayıda, birden fazla kişiden oluşacak bir kurulun bilirkişi olarak görevlendirilmesi de mümkündür.
HMK 268’e göre; (1) Bilirkişiler, yargı çevresinde yer aldığı bölge adliye mahkemesi adli yargı adalet komisyonları tarafından, her yıl düzenlenecek olan listelerde yer alan kişiler arasından görevlendirilirler. Listelerde bilgisine başvurulacak uzmanlık dalında bilirkişinin bulunmaması hâlinde, diğer bölge adliye mahkemelerinde oluşturulmuş listelerden, burada da yoksa liste dışından bilirkişi görevlendirilebilir.
(2) Kanunların görüş bildirmekle yükümlü kıldığı kişi ve kuruluşlara görevlendirildikleri konularda bilirkişi olarak öncelikle başvurulur. Ancak, kamu görevlilerine, bağlı bulundukları kurumlarla ilgili dava ve işlerde, bilirkişi olarak görev verilemez.
(3) Bilirkişi listelerinin düzenlenmesine, güncellenmesine ve listede kendisine yer verilmiş olanların liste dışına çıkartılmasına ilişkin esas ve usuller, ilgili bakanlıkların da görüşü alınmak suretiyle, Adalet Bakanlığınca hazırlanacak olan yönetmelikte gösterilir.
HUMK 276/2 de;bir husus için kanun tarafından belirlenmiş resmi bilirkişiler varsa,hakim bilirkişileri bunlar arasında seçmelidir,hükmü yer almaktadır ve bunlara da resmi bilirkişiler denir.Örnek olarak;Adli Tıp Kurumu gibi.Ayrıca resmi bilirkişiler dışında resmi olmayan bilirkişiler de vardır,bunların seçimi de taraflara ve hakeme aittir.
HMK 267 de üç kişiden fazla kişinin de yani gerekçesi gösterilerek birden fazla kişiden oluşacak bir kurulun da bilirkişi olarak görevlendirileceği hüküm altına alınmıştır.Bu kurulunda yine tek sayı olacağı belirtilmiştir.
HMK 268/1’de;mahkemelerin,bilirkişileri görevlendirilmesinde yargı çevreleri içinde yer aldıkları bölge adliye mahkemeleri adli yargı adalet komisyonları tarafından her yıl düzenlenecek bilirkişi listelerinin gözetilmesi esası hüküm altına alınmıştır.
268/2’de ise;resmi bilirkişi mevcutsa,listeye dahi müracaat edilmeden öncelikli olarak onun,mahkeme tarafından bilirkişi sıfatıyla görevlendirileceği hususu hüküm altına alınmıştır.Ancak kamu görevlisi varsa,bağlı bulunduğu kurumla ilgili olarak bilirkişi olarak görevlendirilemez.
268/3 ise; bilirkişi listelerinin düzenlenmesine, güncellenmesine ve listede kendisine yer verilmiş olanların liste dışına çıkartılmasına ilişkin esas ve usuller, ilgili bakanlıkların da görüşü alınmak suretiyle, Adalet Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelikte gösterilir
Yürürlüğe girecek olan HMK ile,CMK’da ,olduğu gibi bilirkişilerin adli yargı çevrelerinde oluşturulacak listelerde seçilmesi yöntemini benimsemektedir.Bu listelerde istenilen alanda bilirkişi bulunmaması halinde diğer illerin listelerinde bilirkişi seçilecek bu da olmaz ise,hakim re’sen bilirkişi seçecektir.Böylece HUMK madde 276 ile taraflara tanınan ve yıllardır uygulanmayan bilirkişinin tarafların kararları ile seçilebilmesi eğer bu sağlanamıyorsa hakim tarafından re’sen seçilmesi ilkesi ortadan kaldırılmış olmaktadır.8
Hakimin bilirkişiye başvurması kararı üzerine,tarafların bilirkişi seçiminde anlaşıp anlaşamayacaklarının araştırılması gerekir.Yargıtay bu konuya titizlik göstermektedir.9
Bilirkişi sayısında,nitekim karmaşık ve yoğun olan davalarda beş hatta yedi bilirkişi incelemesi yapılması gerekliliği maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından büyük bir ihtiyaç hatta zorunluluktur.Yeni düzenleme bu sıkıntının giderilmesini sağlamıştır.10
Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı:
Özeti:” Üçten fazla yerel bilirkişi seçimi HUMK’un 276. maddesi hükmüne aykırıdır. Ancak, bilirkişi seçimindeki bu usulsüzlüğün davada, bilirkişiler ittifakla beyanda bulunduklarından sonuca ulaşmada etkili bir usul yanlışlığı olmadığı açık bir olgudur. Kaldı ki bu husus HUMK’un 428’inci maddesinin son fıkrasında da hükme bağlanmış durumdadır. Bu nedenle olayda, sonuca etkili olmayan, salt bilirkişi seçimindeki adette yapılan usulsüzlük, bozma sebebi yapılamaz. O itibarla, mahkemenin bu yöne değinen direnmesi yerindedir.
….HUMK.nun 276. maddesinde "yalnız bir kişinin ehli vukuf olarak seçilebileceği, 3’den fazla bilirkişi seçilemeyeceği" gereğine işaret edilmiştir. Bu hüküm keşif ve tatbikat yapılmasına ilişkin amir bir hükümdür. Mahkemece hükmün kendiliğinden göz önünde tutulması gerekir. 4 kişi tarafından yapılan uygulamaya göre hüküm verilemez….)
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne direnme yolu ile gelen Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, davada 4 yerel bilirkişi dinlenmek suretiyle sonuca ulaşılıp ulaşılmayacağı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki HUMK.nun deliller ve ikamesi başlıklı 8 inci fasılın, 3 üncü kısmında, ehlivukuf ile ilgili olarak getirilen düzenlemede, ehlivukufun iki taraf ittifak edemedikleri halde tahkikat Hakimi tarafından intihap olunacağı, özel uzmanlığı gerektiren hususlarda görüşlerini bildirmek üzere hükümet tarafından seçilen ehlivukuf varsa bunlar arasında seçim yapılacağı vurgulandıktan sonra, yalnız bir kişi ehlivukuf seçilebilir, üçten fazla seçilemez hükmüne yer verilmiştir (HUMK. 276).
Somut olayda, 4 yerel bilirkişi seçilmiş ve tümü aynı beyanda bulunmuşlardır. Üçten fazla yerel bilirkişi seçimi HUMK.nun 276. maddesi hükmüne aykırıdır. Ancak, bilirkişi seçimindeki bu usulsüzlüğün davada, bilirkişiler ittifakla beyanda bulunduklarından sonuca ulaşmada etkili bir usul yanlışlığı olmadığı açık bir olgudur. Kaldı ki bu husus HUMK.nun 428 inci maddesinin son fıkrasında da hükme bağlanmış durumdadır. Yine (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.3.1980 gün 1978/7-1119 esas 1980/1404 karar sayılı ilamında da aynı görüş benimsenmiştir).
Bu nedenle olayda, sonuca etkili olmayan, salt bilirkişi seçimindeki adette yapılan usulsüzlük, bozma yapılamaz. O itibarla, mahkemenin bu yöne değinen direnmesi yerindedir……)”11
E )BİLİRKİŞİNİN REDDİ
Bilirkişiliğin tarafsızlığını ve dürüstlüğünü sağlamak üzere kabul edilen kurumlardan birisi de “bilirkişinin reddi”konusudur.
HUMK 277 de;bilirkişiler,hakimler gibi reddolunacağı belirtilmiştir.Ret sebepleri de aynıdır.Ret süresinin seçildiği tarihten itibaren üç gün içinde istemde bulunacağı fıkra 2 de belirtilmiştir,bu süreden sonra ortaya çıkan ve öğrenilen ret sebepleri için bilirkişi raporuna itiraz edilerek yeni bir bilirkişi seçilmesi istenebilmektedir.12Aynı şekilde 277/1 de ret talebi hakim tarafından hadise şeklinde incelenerek karar vereceği hükmü yer almaktadır.Bilirkişiyi ret talebi,karşı tarafça kabul edilmezse,hakim tarafından(madde 222-225)şeklinde incelenir ve karara bağlanılır.Ret sebebinden dolayı yemin teklif olunmaz.
HMK da ise madde 272’de aynı hüküm yer almaktadır.272/1’de HUMK’a ek olarak bilirkişinin aynı dava ve işte daha önce tanık olarak dinlenmiş bulunması bir ret sebebi teşkil etmeyeceği hükmü yer almaktadır.Kanunun gerekçesinde belirtildiği gibi fıkra bir ile beraber bilirkişilerin hakimin yardımcısı konumunda bulunması olgusunun ağırlık kazanmasını sağlamıştır.
272/2 de;yasaklılık sebeplerinden biri bilirkişinin şahsında gerçekleşmesi halinde herhangi bir talep olmasa da mahkeme re’sen görevden alabileceği düzenlenmektedir.
272/3 de ise; Ret sebeplerinden birinin bilirkişinin şahsında gerçekleşmesi hâlinde taraflar, bilirkişinin reddini talep edebileceği gibi, bilirkişi de kendisini reddedebilir. Ret talebi veya bilirkişinin kendisini reddetmesinin, ret sebebinin öğrenilmesinden itibaren en geç bir hafta içinde yapılmış olması şarttır. Ret sebeplerinin ispatı için, yemin teklif edilemez
Üç günlük sürenin bir haftaya çıktığını görmekteyiz.Üç günlük sürenin ret sebebinin öğrenilmesinden itibaren en geç bir hafta içinde yapılması şartı getirilmiştir.
272/4’ün HUMK’tan farklı bir düzenleme olduğu görülmektedir.272/4’e göre; Görevden alınma, ret ve bilirkişinin kendisini reddetmesine yönelik talep, bilirkişiyi görevlendiren mahkemece dosya üzerinden incelenir ve karara bağlanır. Kabule ilişkin kararlar kesindir. Redde ilişkin kararlara karşı ise ancak esas hakkındaki kararla birlikte kanun yoluna başvurulabilir,hükmü yer almaktadır.
HUMK 276/4’de gerekli görmesi halinde,hakimin bilirkişiye tarafsızlığına dair yemin ettirebileceği hükmü yerine HMK 271’de bilirkişiye yemin verdirilmesi zorunluluğu getirilmiştir ve yeminin içeriğinin nasıl olacağı da yeni düzenlemeyle belirtilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı:
Özeti:”Bilirkişilerin şahıslarına karşı yapılan itirazların, hadise şeklinde incelenerek karara bağlanması gerekir. Mahkemece, yapılan itirazlar incelenip karara bağlanmadan, şahıslarına itiraz olunan kişilerin bilirkişi seçilmesi ve bu kişilerin hazırladıkları rapora dayanarak hüküm tesisi doğru değildir.
……Hukuk usulü Muhakemeleri Kanununun 276. maddesinde tarafların birleşmedikleri hallerde bilirkişinin hami tarafından re’sen seçileceği ve aynı Kanunun 277. maddesinde de bilirkişinin şahsına karşı yapılan itirazların hadise şeklinde incelenerek karar verileceği öngörülmüştür. olayda bilirkişilik yapacak kişilerin adlarının saptanması için ilgili merciilere yazılan yazıya gelen karşılık yazıya eklenen listede adları açıklanan kişilerin şahıslarına karşı duruşma zaptında yazılı nedenlerle temyiz edenler tarafından itiraz olunmuştur. Mahkemece, yapılan itirazlar incelenip karar verilmeden şahıslarına itiraz olunan kişilerin bilirkişi seçilmesi ve seçilen bu bilirkişilerin düşüncesine dayanılarak karar verilmesi isabetsizdir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.”13
F )BİLİRKİŞİLİK YAPMAK KURAL OLARAK ZORUNLU DEĞİLDİR
HUMK 278/1’e göre;resmi bilirkişiler,bilirkişilik yapmak zorunda ama resmi olmayan bilirkişilerin, bilirkişiliği kabul etmek zorunda olmadığı ifade edilmiştir.Ancak,bilirkişi olarak görüşüne başvurulan hususu bilmeksizin sanatını icra etmesi kabil olmayan ve alenen sanatını icra eden kimseler,o husus hakkında bilirkişiliği kabul etmek zorundadırlar.14
HMK 270’de ise;bilirkişilik görevini kabulle yükümlü olanlar belirtilmiştir.Madde 270’e
göre; (1) Aşağıda sayılmış olan kişi ya da kuruluşlar, bilirkişilik görevini kabulle yükümlüdürler:
a)Resmî bilirkişiler ile 268 inci maddede belirtilmiş bulunan listelerde yer almış olanlar.
b) Bilgisine başvurulacak konuyu bilmeksizin, meslek veya zanaatlarını icra etmesine olanak bulunmayanlar.
c) Bilgisine başvurulacak konu hakkında, meslek veya sanat icrasına resmen yetkili kılınmış olanlar.
(2) Bu kişiler, ancak tanıklıktan çekinme sebeplerine veya mahkemece kabul edilebilir diğer bir sebebe dayanarak, bilirkişilikten çekinebilirler.
HMK 269’da HUMK 278/3’de farklı olarak bilirkişiye “yemin ettirilmesi”diye bir ibare konulmuştur.
Yargıtay 18.Hukuk Dairesi Kararı:
“…….Her iki bilirkişi kurulunun Antakya Kavaslı mıntıkasında 2633 parseli emsal alarak düzenledikleri raporlara göre, emsal taşınmaz 5 kata müsaadeli 631.90 m2 alanında bir imar parselidir…..
Sonuç olarak, her iki bilirkişi kurulundan taşınmazın gerçek değeri konusunda yukarıdaki bozma esaslarını gözetecek şekilde ek raporlar alınmalı, ve hasıl olacak duruma göre karar verilmelidir." hükmünün ikamesine, sair karar düzeltme istemlerinin REDDİNE, 24.6.1999 gününde oybirliğiyle karar verildi”.15
G )BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ VE RAPORU
HUMK 281/1 ve 2’de,bilirkişinin belirttiği oy ve görüşü hemen tutanağa geçirilir.Birden fazla bilirkişi varsa aralarında görüşülür ve görüşme sonucu bildirilen oy ve düşünceler tutanağa yazılır,hükmü yer almaktadır.
HUMK 281/3’de işin niteliğine göre bilirkişilerin oy ve görüşlerini yazılı olarak bildirmeleri gerekiyorsa, hakim, raporun kaç nüsha olacağını ve verileceği süreyi belli eder. Bu süre işin niteliğine göre üç ayı geçemez ve aynı zamanda fıkrada bilirkişi raporunda nelerin yer alması ve nasıl düzenleneceği yer almaktadır.
HMK 279/1’de mahkeme,bilirkişinin oy ve görüşünü seçimine göre yazılı yahut sözlü olarak bildirebileceği yer almaktadır.HMK 279;HUMK 281’den farklı olarak son fıkrada bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında hukuki değerlendirmelerde bulunamaz,hükmü yer almaktadır.Bilirkişi yalnız maddi vakıalar hakkında görüş bildirir,hukuki sorunlar hakkında görüş bildirmez.Fakat, uygulamada raporunda hukuki görüş bildiren hatta kendisini hakim yerine koyarak mahkeme kararı gibi rapor düzenleyen bilirkişilere rastlanmaktadır.Bu tamamen kanuna aykırı bir tutumdur.16
HMK’ta HUMK 281’den farklı olarak HMK 274’de üç aylık sürenin bilirkişinin talebi üzerine üç ayı geçmemek üzere uzatabilir.Aynı şekilde 274/2’de belirlenen süre içinde raporunu vermeyen bilirkişinin görevden alınıp yerine başka bir kimse bilirkişi olarak görevlendirebilinir,hükmü yer almaktadır.
HUMK 282’de bilirkişi,raporunu mahkeme kalemine verir,verildiği tarihi, yazı işleri müdürü rapora yazar ve yargılama gününden önce örneklerini iki tarafa yazılı olarak gönderir,hükmü yer almaktadır.HMK’ta HUMK 281’den farklı bir düzenleme yoktur.
HUMK 283 önemli bir madde ve 283/1’de hakim raporda eksik ve belirsiz gördüğü konuları tamamlamak ve açıklamak için bilirkişiye yeni sorular düzenleyebilir,sorabilir buna bilirkişide ek rapor istenmesi denmektedir.283/2 ‘de iki tarafta,raporun kendilerine tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde hakimden,bilirkişiden izahat alınmasını isteyebilir,hükmü yer almaktadır.Buna da bilirkişi raporuna itiraz denmektedir.
Raporun eksik ve açık olmayan kısımlarının tamamlanması amacıyla başvurulması halinde ek rapor istenmesi;bilirkişi raporunun tamamen kabul edilmemesi halinde ise rapora itiraz edilmesi söz konusudur.17
Yargıtay,bazı kararlarında tarafların madde 283’teki bir haftalık süre içinde bilirkişi raporuna itiraz etmemiş olmalarının,bilirkişi raporunun kesinleşmesi sonucunu doğurmayacağı,hüküm verilinceye kadar bilirkişi raporuna itiraz edebilecekleri görüşünü benimsemiştir.18Baki Kuru’ya göre ise bir haftalık sürenin,hak düşürücü süre niteliğinde olduğudur.
HMK 281/1’de bu sürenin onbeş gün olduğunu görmekteyiz.HUMK 284’de bir değişiklik olmadığını görmekteyiz.Yani hakim,birinci bilirkişi raporu ile durumun aydınlanmadığı kanısındaysa ikinci bilirkişi incelemesini isteyebilir.
Yargıtay,taraflardan sadece birinin bilirkişi raporuna itiraz etmesi halinde,onun lehine usuli müktesap hakkın oluşacağını kabul etmektedir.Bilirkişi raporu değerlendirilirken bu hususun da göz önünde tutulması gerekir.19
Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı:
Özeti: “Taraflardan birinin bilirkişi raporuna itiraz etmesi, diğerinin itiraz etmemesi yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu verilen rapor itiraz edenin, öncekine göre, daha da aleyhine ise önceki rapor itiraz eden taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur, bunun sonucu olarak itiraz etmeyen tarafın razı olduğu miktar aşılarak daha fazla değer belirleyen sonraki rapora dayanılarak karar verilemez.
……Taşınmaz mala az değer biçen birinci bilirkişi kurulu raporu hakkında diyeceklerini bildirmeleri için yan vekillerine mahkemece 5.11.1981 günlü oturumda önel tanınmış ve bunu izleyen 12.11.1981 günlü oturumda rapora davalı idare vekili itiraz ettiği halde davacı vekili tarafından itiraz edilmemiş ve böylece bu değer davalı idare yararına usuli kazanılmış hak oluştuğu düşünülmeden daha fazla değer biçen rapora tutunularak arttırmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır…….
Taraflardan birinin bilirkişi raporuna itiraz etmesi, diğerinin itiraz etmemesi halinde sonradan yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu verilen rapor itiraz edenin, öncekine göre, daha da aleyhine ise önceki rapor itiraz eden taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur, bunun sonucu olarak itiraz etmeyen tarafın razı olduğu miktar aşılarak daha fazla değer belirleyen sonraki rapora dayanılarak karar verilemez. Mahkemece usuli kazanılmış hak gözetilmeden önceki kararda direnilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirir. Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır…..”20

H )BİLİRKİŞİ RAPORU HAKİMİ BAĞLAMAZ
HUMK 286/1’de bilirkişinin oy ve görüşleri hakimi bağlamaz,hükmü yer almaktadır.HMK 282’de aynı anlamın çıktığını görmekteyiz sadece, diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirebileceği yazılmaktadır.
Baki KURU’ya göre “bilirkişi raporu hakimi bağlamaz”ilkesinin anlamı şudur;hakim,bilirkişi raporunu serbestçe takdir eder,bilirkişi raporunu yeter derecede kanaat verici bulmazsa,bilirkişiden ek rapor isteyebilir veya yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırabilir.Fakat,hakim bilirkişi raporunda yazılı olan özel ve teknik açıklamalardan,bilirkişi raporunda varılan sonucun yanlış olduğunu takdir edebilecek derecede bilgi sahibi olduğu kanısına varabiliyorsa,yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırmadan bilirkişi raporunun aksine de karar verebilmelidir.
Fakat,Yargıtay ise madde 286’yı hakimin,bilirkişi raporunu yeterli görmezse,yeniden bilirkişi incelemesi yaptırması gerektiği şeklinde anlamaktadır.
Bilirkişinin raporu hakimi bağlamaz.Çünkü bilirkişi raporu takdiri bir delildir ve hakim bu takdiri delili serbestçe takdir eder.Bilirkişi raporunun hakimi bağlaması,hakimin bağımsızlığı ile bağdaşmaz.21
J ) BİLİRKİŞİ ÜCRETİ
HUMK 285’te bilirkişi ücretinin,hakim tarafından kararlaştıracağı belirtilmiştir.
HMK 283’te aynı hüküm yer almakta ayrıca madde de ücret dışında Adalet Bakanlığınca çıkarılacak ve her yıl güncellenecek bir tarife üzerinde ücret ile inceleme, ulaşım, konaklama ve diğer giderlerinin de ödeneceği hüküm altına alınmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı:
“Davacı, davalının mahkeme kanalıyla yaptırdığı tesbitle bilirkişi olarak görev yaptığını ancak ücretin çok az olması nedeniyle 600.000.000 TL ek bilirkişi ücreti talep ettiğini talebinin 3.1.2000 tarihli hakim kararı ile de kabul edildiğini, davalının ise bilirkişi raporunu dosyadan almadığını ücreti de yatırmadığını belirterek, bilirkişi ücretinin tahsili için başlatmış olduğu icra takibine yapılan itirazın iptalini %40 inkar tazminatının ödetilmesini istemiştir.
……Delil tesbitinde mahkeme bilirkişi düşüncesine başvurulacak ise bilirkişiye takdir edilen ücret veya ödemesi gereken avans ücret mahkemece saptanır ve tesbit isteyen tarafından saptanan bu ücret mahkeme veznesine makbuz karşılığı yatırılır…. Öte yandan tesbit sırasında bilirkişiye tesbit dilekçesini verilmiş, yapacağı işler anlaşılmış olmasına ve bilirkişinin mesleği gereği yapacağı işin ne nisbette emek ve masrafı gerektirdiğini bilmesinin gerekçesine göre mahkemece önceden tesbit edilen ücretin yeterli olmadığını .belirterek, mahkemeden ek ücret talep etmesi bu talebinin mahkemece kabulü halinde de bunun tesbit isteyen huzurunda tesbit tutanağına mahkemece bir karar şeklinde yapılması gerekir. Oysaki mahkemenin tesbit tutanağında bu yönde verilmiş bir karar da yoktur…….
Hukuk genel kurul kararı:
1- Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle HUMK.’nun 285. maddesinde "Ehlivukuf ücretinin hakim tarafından takdir edileceğinin" belirtilmiş olup anılan takdiı hakkının hakim tarafından kullanılmasinın herhangi bir şekil şartına bağlanmamış bulunmasına yine anılan yasanın 414-420 maddelerindeki yükümlülüklerde değerlendirildiğinde yerel mahkemenin direnme kararı yerinde görülmesine göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
2- Her ne kadar mahkemece icra inkar tazminatına hükmedilmiş ise de bilirkişi ücretinin arttırılmasına ilişkin hakimin takdirini gösteren belge ve artırım olgusu davalıya bildirilmemiştir. Davanın kendine özgü durumu da gözetildiğinde mahkemece icra inkar tazminatına hükmedilmesi usul ve yasaya aykındır. Bozma nedenidir.” 22
K )BİLİRKİŞİNİN SORUMLULUĞU
HUMK 286/2’de; mahkemeye sunulan bilirkişi raporunun maddi olgu ve fiili gerçeklerle bağdaşmadığı yönünde kuvvetli emare ve şüphelerin bulunduğu kanaatine ulaşıldığı takdirde, bu bilirkişiler hakkında diğer kanunlardaki hukuki ve cezai sorumluluklar saklı kalmak şartıyla 19/04/1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının tasdikli bir örneği yetkili Cumhuriyet savcılığına gönderilir,hükmü yer almaktadır.
HMK 285.madde ile bilirkişinin hukuki sorumluluğuna özel bir düzenleme getirilmiştir.Bu maddenin 1.fıkrasına göre; bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlemiş olduğu gerçeğe aykırı raporun, mahkemece hükme esas alınması sebebiyle zarar görmüş olanlar, bu zararın tazmini için devlete karşı tazminat davası açabileceği öngörülmüştür.
285/2’de ise; devlet, ödediği tazminat için sorumlu bilirkişiye rücu eder,ifadesi ile yeni bir düzenleme getirilmiştir.
Aynı zamanda HUMK 445/1 bent 5’e göre de bilirkişinin kasten gerçeğe aykırı açıklamada bulunduğunun anlaşılması halinde yargılamanın iadesi yoluna gidilebileceği belirtilmektedir.
Aynı zamanda HMK 284’de yeni bir düzenleme ve maddeye göre;bilirkişilerin Türk Ceza Kanunu anlamında kamu görevlisi olduğu ifade edilmiştir.
HMK 286 ile de davaların açılacağı mahkemeler başlığıyla özel bir düzenleme yer almaktadır.Bu madde ile yetkili ve görevli yargı yeri belirtilmiştir.HMK 286’ya göre;
(1) Devlet aleyhine açılacak olan tazminat davası, gerçeğe aykırı bilirkişi raporunun ilk derece mahkemesince hükme esas alındığı hâllerde, bu mahkemenin yargı çevresi içinde yer aldığı bölge adliye mahkemesi hukuk dairesinde; bölge adliye mahkemesince hükme esas alındığı hâllerde ise Yargıtay ilgili hukuk dairesinde görülür.
(2) Devletin sorumlu bilirkişiye karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür,hükmüne yer vermektedir.
HMK 287 ile de rücu davasında zamanaşımı düzenlenmiş ve bu maddeye göre; devlet, ödediği tazminat nedeniyle, sorumlu bilirkişiye, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde rücu eder. Hükme esas alınan bilirkişi raporu kasten gerçeğe aykırı olarak düzenlenmişse, bu durumda, ceza zamanaşımı süresi uygulanır.
.

L )BİLİRKİŞİNİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ
HUMK’ta yer almayan ama HMK’ta düzenlenen yeni kanun maddelerimiz vardır.Bunlar HMK 275’te bilirkişinin haber verme yükümlülüğü,HMK 276’da bilirkişinin görevini bizzat yerine getirme yükümlülüğü ve HMK 277’de düzenlenen bilirkişinin sır saklama yükümlülüğü yeni kanun maddelerimizdir.Şimdi aşağıda bunlara değinmek istiyorum.

a)Bilirkişinin haber verme yükümlülüğü (HMK 275):
(1) Bilgisine başvurulan bilirkişi, kendisine tevdi olunan görevin, uzmanlık alanına girmediğini, inceleme konusu maddi vakıaların açıklığa kavuşturulması ve tespiti için, uzman kimliği bulunan başka bir bilirkişi ile işbirliğine ihtiyaç duyduğunu veya görevi kabulden kaçınmasını haklı kılacak mazeretini bir hafta içinde görevlendirmeyi yapan mahkemeye bildirir.
(2) Bilirkişi, incelemesini gerçekleştirebilmek için, bazı hususların önceden soruşturulması ve tespiti ile bazı kayıt ve belgelerin getirtilmesine ihtiyaç duyuyorsa, bunun sağlanması için, bir hafta içinde kendisini görevlendiren mahkemeye bilgi verir ve talepte bulunur,hükmüne yer verilmektedir.
HMK 275 ‘te bir haftalık süre,Adalet Komisyonu tarafından getirilmiştir.Tasarıda ilgili madde de hemen ibaresi vardı.

b)Bilirkişinin görevini bizzat yerine getirme yükümlülüğü(HMK 276):
Bilirkişi, mahkemece kendisine tevdi olunan görevi bizzat yerine getirmekle yükümlü olup, görevinin icrasını kısmen yahut tamamen başka bir kimseye bırakamaz,şeklinde düzenlenmiştir.Gerekçe de bu hüküm,bilirkişinin yargılama süreci içinde bir kamu görevini yapmakta olduğunu,dolayısıyla bu görevin yerine getirilmesi de,diğer kamu görevlerinin yerine getirilmesinde olduğu gibi kamu hukuku ilke ve kurallarına tabiidir.Kamu hukuku alanında bu konuda işlerlik kazanmış olan temel ilke ise,bir kamu görevinin ilgilisi tarafından bizzat yerine getirilmesidir
.
c)Bilirkişinin sır saklama yükümlülüğü(HMK 277):
Bilirkişi, görevi sebebiyle yahut görevini yerine getirirken öğrendiği sırları saklamak, kendisi ve başkaları yararına kullanmaktan kaçınmakla yükümlüdür,ifadesine yer verilmiştir.

M )BİLİRKİŞİNİN YETKİLERİ
HMK 278’de bilirkişinin yetkileri başlığıyla HUMK’tan farklı olarak yeni bir düzenleme daha getirilmişitir.HMK 278’e göre;
(1) Bilirkişi, görevini, mahkemenin sevk ve idaresi altında yürütür.
(2) Bilirkişi, görev alanı veya sınırları hakkında tereddüde düşerse, bu tereddüdünün giderilmesini, her zaman mahkemeden isteyebilir.
(3) Bilirkişi, incelemesini gerçekleştirirken ihtiyaç duyarsa, mahkemenin de uygun bulması kaydıyla,  tarafların bilgisine başvurabilir. Taraflardan birinin bilgisine başvurulacağı hâllerde, mahkemece bilirkişiye taraflardan biri bulunmaksızın diğerinin dinlenemeyeceği hususu önceden hatırlatılır.
(4) Bilirkişinin oy ve görüşünü açıklayabilmesi için bir şey üzerinde inceleme yapması zorunlu ise mahkeme kararı ile gerekli incelemeyi yapabilir. Bu işlemin icrası sırasında taraflar da hazır bulunabilir,şeklinde düzenlenmiştir.

II ) UZMAN GÖRÜŞÜ
HUMK’ta olmayan ama HMK ile birlikte usul hukukumuza girecek olan yeni kurumlardan birisi de uzman görüşü kurumudur.Kanunun gerekçesinde söylediği gibi uzman görüşü,bilirkişilikten farklı bir kurumdur.
Uzman görüşü HMK madde 293’te düzenlenmektedir.Bu maddeye göre ;
(1) Taraflar, dava konusu olayla ilgili olarak, uzmanından bilimsel mütalaa alabilirler. Sadece bu nedenle ayrıca süre istenemez.
(2) Hâkim, talep üzerine veya resen, kendisinden rapor alınan uzman kişinin davet edilerek dinlenilmesine karar verebilir. Uzman kişinin çağrıldığı duruşmada hâkim ve taraflar gerekli soruları sorabilir.
(3) Uzman kişi çağrıldığı duruşmaya geçerli bir özrü olmadan gelmezse, hazırlamış olduğu rapor mahkemece değerlendirmeye tabi tutulmaz,şeklinde düzenlenmektedir.
293/1’e göre;tarafların bilirkişi dışında uzmanından bilimsel mütalaa alabileceği de düzenlenmektedir.Ayrıca,kişilere uzman görüşüne başvurulduğunda yeni bir süre verilemeyecektir.Maddenin gerekçesinde belirttiği gibi hakim dosyaya sunulan uzman görüşünü serbestçe takdir edecektir.
293/2’de ise uzman kişinin mahkemede talep üzerine veya re’sen dinlenebileceği belirtilmiştir.
293/son fıkrada ise geçerli özrü olmadan gelmeyen uzman kişinin hazırladığı rapor mahkeme tarafından değerlendirmeye tabii tutulamayacağı belirtilmiştir. HMK 285.madde ile bilirkişinin hukuki sorumluluğuna özel bir düzenleme getirilmiştir

 
 
 
 
 
 
 
III )SONUÇ:
Hukukumuzda önemli kurumlardan olan bilirkişiliğin ne HUMK’ta ne de HMK’ta tanımının yapıldığını görmekteyiz.Maddeler de sadece özel veya teknik bilgi gerektiren hallerde bilirkişiye başvurulacağı belirtilmektedir
Bilirkişi seçiminde HMK 268/1’de;mahkemelerin,bilirkişileri görevlendirilmesinde yargı çevreleri içinde yer aldıkları bölge adliye mahkemeleri adli yargı adalet komisyonları tarafından her yıl düzenlenecek bilirkişi listelerinin gözetilmesi esası hüküm altına alınmıştır.
Bilirkişiliğin tarafsızlığını ve dürüstlüğünü sağlamak üzere kabul edilen kurumlardan birisi olan bilirkişinin reddi konusunda bir takım değişikler bulunmaktadır. Üç günlük sürenin bir haftaya çıktığını görmekteyiz.Üç günlük sürenin ret sebebinin öğrenilmesinden itibaren en geç bir hafta içinde yapılması şartı getirilmiştir.
Bilirkişilik görevini kabulle yükümlü olanlar madde de detaylı şekilde gösterilmiştir.
HMK’ta HUMK 281’den farklı olarak HMK 274’de üç aylık sürenin bilirkişinin talebi üzerine üç ayı geçmemek üzere uzatabilir.Aynı şekilde 274/2’de belirlenen süre içinde raporunu vermeyen bilirkişinin görevden alınıp yerine başka bir kimse bilirkişi olarak görevlendirebilinir,hükmü yer almaktadır.Bilirkişi raporuna itiraz süresinin bir haftadan iki haftaya çıktığını görmekteyiz.
HUMK 286/1’de bilirkişinin oy ve görüşleri hakimi bağlamaz,hükmü yer almaktadır.HMK 282’de aynı anlamın çıktığını görmekteyiz sadece, diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirebileceği yazılmaktadır
Bilirkişinin ücreti konusunda önemli bir değişiklik olmadığını görmekteyiz,sadece diğer giderlerinin de ödeneceği belirtilmektedir.
HMK 285.madde ile bilirkişinin hukuki sorumluluğuna özel bir düzenleme getirilmiştir. Aynı zamanda HMK 284’de yeni bir düzenleme ve maddeye göre;bilirkişilerin Türk Ceza Kanunu anlamında kamu görevlisi olduğu ifade edilmiştir.
HMK 286 ile de davaların açılacağı mahkemeler başlığıyla özel bir düzenleme yer almaktadır.Bu madde ile yetkili ve görevli yargı yeri belirtilmiştir.
HUMK’ta yer almayan ama HMK’ta düzenlenen yeni kanun maddelerimiz vardır.Bunlar HMK 275’te bilirkişinin haber verme yükümlülüğü,HMK 276’da bilirkişinin görevini bizzat yerine getirme yükümlülüğü ve HMK 277’de düzenlenen bilirkişinin sır saklama yükümlülüğü yeni kanun maddelerimizdir.
HMK 278’de bilirkişinin yetkileri başlığıyla HUMK’tan farklı olarak yeni bir düzenleme daha getirilmiştir.
HUMK’ta olmayan ama HMK ile birlikte usul hukukumuza girecek olan yeni kurumlardan birisi de uzman görüşü kurumudur.Kanunun gerekçesinde söylediği gibi uzman görüşü,bilirkişilikten farklı bir kurumdur.HMK 293/1’e göre;tarafların bilirkişi dışında uzmanından bilimsel mütalaa alabileceği de düzenlenmektedir.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BİBLİYOGRAFYA:
1 ) Budak, Ali Cem: Hukuk Muhakemeleri Kanunu (4.Baskı,2011)
2 ) Kuru/Arslan/Yılmaz: Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (32.Baskı,2008)
3 ) Deryal,Yahya :Türk Hukukunda Bilirkişilik (3. Baskı,2010)
4 ) Budak,Ali Cem :Medeni Usul Hukuku Ders Malzemesi (1.Baskı,2009)
5 ) Pekcanıtez/Atalay/Özekes :Medeni Usul Hukuku (5.Bası,2006)
6 ) Kuru/Arslan/Yılmaz :Medeni Usul Hukuku (19.Baskı,2008)
7 ) Pekcanıtez/Atalay/Özekes,Medeni Usul Hukuku Temel Bilgiler (4.Bası,2010)
 
 
1 Kuru,Arslan,Yılmaz,Medeni Usul Hukuku,19.Baskı,s.451.
2 Yrd.Doç.Dr.Yahya Deryal,Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı,s.41.
3 Alangoya/Yıldırım/Yıldırım,Medeni Usul Hukuku Esasları,6.Bası,İstanbul 2006,s.386(Yahya Deryal Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı,s.41.)
4 Kuru/Arslan/Yılmaz,Medeni Usul Hukuku,19.Baskı,s.452.
5 Pekcanıtez/Atalay/Özekes,Medeni Usul Hukuku,5 Bası,s.461.
6 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,Esas Numarası:1986/4724,Karar Numarası:1987/583,Karar Tarihi:01.07.1987(http://www.legalbank.net/)
7 Kuru/Arslan/Yılmaz,Medeni Usul Hukuku,19.Baskı,s.454.
8 Yrd.Doç.Dr.Yahya Deryal,Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı,s.259.
9 Yrd.Doç.Dr.Yahya Deryal.Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı,s.259.
10 Öztürk/Erdem,s.490;Dönmez,2007,s.1155,1156.( Yrd.Doç.Dr.Yahya Deryal,Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı)
11 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,Esas Masası:1992/8-855,Karar Numarası:1993/593,Karar Tarihi:20.10.1993(http://www.legalbank.net/)
12 Kuru,1990,s.1863.( Yrd.Doç.Dr.Yahya Deryal,Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı)
13 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,Esas Numarası:1982/7-619,Karar Numarası:1984/677,Karar Tarihi:08.06.1984(http://www.legalbank.net/)
14 Kuru/Arslan/Yılmaz,Medeni Usul Hukuku,19.Baskı,s.456.
15Yargıtay18.Hukuk Dairesi,Esas Numarası:1999/6034.Karar Numarası:1999/8654.Karar Tarihi:24.06.1999(http://www.legalbank.net/)
 
 
16 Kuru/Arslan/Yılmaz,Medeni Usul Hukuku,19.Baskı,s.457.
17 Yrd.Doç.Dr.Yahya Deryal,Türk Hukukunda Bilirkişilik,3.Baskı,341.
18 Kuru/Arslan/Yılmaz,Medeni Usul Hukuku,19.Baskı,s.458.
19 Pekcanıtez/Atalay/Özekes,Medeni Usul Hukuku,5 Bası,s 466.
20 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,Esas Numarası:1983/5841,Karar Numarası:1985/573,Karar Tarihi:07.06.1985(http://www.legalbank.net/)
21 Pekcanıtez/Atalay/Özekes,Medeni Usul Hukuku Temel Bilgiler,4.Bası,s.263.
22 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,Esas Numarası:2000/13-1839,Karar Numarası:2000/1849,Karar Tarihi:20.12.2000(http://www.legalbank.net/)
—————
————————————————————
—————
————————————————————
AV.SALİH GÜLGELDİ

Tecavüzün önlenmesi ve tazminat dava dilekçesi

tecavüzün önlenmesi ve tazminat dava dilekçesi

……………. ASLİYE HUKUK HAKİMLİĞİ’NE

DAVACI :

DAVACI VEKİLİ :

DAVALI :

DAVA KONUSU : Tecavüzün önlenmesi ve tazminat talebinden ibarettir.

OLAYLAR :
1. Müvekkilimin …………ı İlçesi, ………………. Mahallesi ……………….. mevkiinde tapunun ……parsel nosun da kayıtlı bulunan fındık bahçesi mevcuttur.
2. Davalı ……………… maliki bulunduğu müvekkilimin arazisine komşu olan yine aynı mevkide ………….. Yolu kenarında bulunan ve davalıya ait olan evin altından su çıkmaktadır.
3. Davalıya ait bulunan evin alından çıkan su daha önceden var olan arkın kapatılması sonucu önce yola yoldan da ark olmadığı için müvekkilime ait yere akmaktadır. Müvekkilimin arazisine akan bu su yaklaşık olarak 5-6 yıldan bu yana akmakta ve müvekkilimin arazisine ve ürününe zarar vermektedir. Araziyi tamamen su bastığı için ürün ocakları kurumaktadır.
4. Davalı ile yapılan görüşmeler hiçbir sonuç vermemiş davalı yerin kenarına evin altından çıkan suyun tahliyesi için ark açılmasına izin vermemiştir. Hatta müvekkilimin bu konuyla ilgili olarak ……. yılında bir şikayeti olmuş davalı bu konuyu çözüme kavuşturacaklarına dair söz vermiştir. Ancak yapılan anlaşmaya davalı uymamış ve müvekkilime ait araziye zarar vermeye devam etmiştir.
5. Davalının bu güne kadar müvekkilime yaklaşık olarak ……………….-(…………………..) TL zararı olmuştur.
6. İş bu nedenlerle dava açma zorunluluğu doğmuştur.

HUKUKİ SEBEPLER : Medeni Kanun ve ilgili sair mevzuat.

SUBUT DELİLLER : Tapu kayıtları, tanık, bilirkişi, keşif, davalı ile müvekkilim ararsında yapılan 05.06.1996 tarihli anlaşma ve diğer her türlü hukuki deliller.

CEVAP SÜRESİ : 10 Gündür

SONUÇ ve TALEP : Yukarıda sayılan nedenlerle, davamızın kabulü ile davalının haksız tecavüzünün men-i ile suyun tahliyesi için ark açılmasına, davalının müvekkilime vermiş olduğu …………………..-(…………….) TL zararın tazminine, yargılama masrafları ile ücreti vekaletin davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.

……/……/200…
Davacı Vekili

EK:
1.) Onanmış vekaletname örneği
2.) Anlaşma zaptı örneği
3.) Tapu fotokopisi